Wednesday, December 3, 2014

Kayıt

Ve evet beklenen an.

KPJAYI'de kayıtlar ayın ilk 5 günü yapılıyor. Daha erken gelirseniz şalanın açık olduğu saatlerde de kaydınızı yaptırabilirsiniz. Hafta içi ilave olarak kayıt için 10.00-11.00 arasında da kayıt alınıyor.

Pazar günü, Bangalore'dan otobüsle yaptığımız yolculuk olabilecek en hızlı yolculuktu. Hiç beklemeden havaalanından 10 dakika bekleyerek Mysore otobüslerine giden servis kalktı. Kalkmakta olan Mysore otobüsüne son hız atlayarak yola çıktık.  Saat tam 16.30'da şalanın önündeydik. Şala Pazar 15.30-16.30 arası açık, malesef kayıt falan yaptıramadık.

Hindistan'a 25.000 rupinin üzerinde para ile giriş yasak. Fin dürüstlüğüne sahip kocam sayesinde tamı tamına 50.000 rupi ile ülkeye girdik. Bankadan 20.000 daha çekebildik kartla sonra makinedeki para bitti. Sonradan öğrendik ki banka çalışanları grevdeymiş bu hafta, doldurmamış olabilirlermiş.

Ucu ucunu ikimizin bir aylık parasını denkleştirebildik, verdiğimiz yol paraları ve yediğimiz yemekler gibi harcamalar yüzünden. Web sayfasında yazan kurala göre, ne kadar kalacaksanız parayı peşin vermeniz gerekiyormuş.

Pazartesi sabahı 9.30'da kapıya dikilerek (şala saatiyle), içeri beşinci ve altıncı sırada girmeyi başardık. Şaladan içeri ilk girişim ve ilk kayıdım kadar, hatta belki daha fazlası heyecanlıydım.

Usha'ya (şalanın sekreteri) üç ay kalacağımı söyledim formu doldururken, kafa salladı. Bizden sonra sıradaki kadın ile oldukça tartışmalı konuşmaları geçti. Kadın "yaklaşık on yıl kadar, değişik yoga stilleri yaptığını, aştanga öğrenmeye geldiğini" söyledi. Usha daha "önce aştanga yapmadıysanız Saraswathi ile çalışabilirsiniz, Sharath ile çalışmak için aştangayı bilmeniz gerekiyor" dedi. Kadın "evet evet aştanga da çalıştım, seriyi biliyorum" dedi. "Hocanız kim?" diye sordu Usha, kadın hocasının ismini söyledi ve aştanga öğrettiğini söyledi. "Usha Sharath'a sormam lazım lazım ben karar veremem" dedi. Sonra kadın sormaya başladı, "günde sadece bir tek dersiniz mi var, pranayama öğretimiyor musunuz?".

Formları doldurduktan sonra Sharath'ın kapısının önünde beklemeye başladık. Sıra tam bize geldiğinde Usha kadın ile beraber geldi. Bütün konuşmaya şahit olduk. Sharath "hocan kim" diye sordu. Kadın bir isim söyledi, Sharath "ben öyle birini tanımıyorum" dedi.

Ay neyse uzatmayayım, Mysore'a geldiğinizde Sharath'ın onayladığı hocalardan biri ile çalımış olmanız lazım, yoksa ilk önce bir ay Saraswathi ile çalışmanız gerekiyor. Kalkıp Sharath aç koynunu ben geldim derseniz biraz yaslı gidebilirsiniz.

Kadın çıkınca biz girdik, Sharath "ne kadar kalacaksın" deyince ona da "üç ay" dedim, sanki sevinmiş gibi geldi bana. Tom'un "sadece bir ay" cevabına biraz suratı asıldı sanki. Elimizde sadece ikimiz için bir aylık para vardı. Üzerine yetmezmiş gibi "chanting" derslerinin parasını ilave etmeyi unutmuşuz. Ben "yarın parayı getiririm" dedim, "sonraki ay için yarın diil ay sonu, kartın bitmesine iki gün kala gel" dedi. "Chanting'in parasını da sonra getir" diyince, "ben tamam yarın getiririm" dedim. Sharath "hayır, hayır, kartını yazdıktan sonra git para bul hemen getir" diyince koşarak dışarıda bekleyen müstakbel ev arkadaşımız Nina'dan 1000 rupi borç alarak geri koştum.

Neyse sayın okuyucu, üç ay kalma garanti. Fakat babam, yetmezmiş gibi annem de başladı "kocanı yalnız bırakma", "kocanla geri dön, sen evli bi kadınsın" demeye. Bu problemi bi şekil çözeceğim, ama ne şekil bilemiyorum.

PRATİK

Aralık ayı için ev adresimiz
İlk iki gün Urban Oasis (Gokulam'daki) isimli otelde kaldık. Tuttuğumuz evde bizden önce kalan arkadaşlar Pazartesi günü akşam boşaltacaklardı. Daha sonra mini saray yavrusu evimize yerleştik. Puja odamız bile var. İki büyük oda, bir salon, bir büyük ara hol, çok büyük bir mutfak ve yine büyük bir giriş odası, bir banyo-tuvalet, bir hint tuvaleti (alaturka), çamaşır odası ve büyük bir teras.

İlk gün pratiğe otelden gidip, sonra oteli boşaltıp saray yavrumuza taşındık. İlk gün uçar hislerle pratik yaptık. Benim normal pratik saatim 8.00, Tom'un 7.30, led derslerim 6.00'da başlıyor. Tom'un Cumartesi led dersi 6.00, Pazartesi led dersi 4.30.

Günlerle beraber bir takım değişiklikler olmuş öğrendiğimiz kadarıyla. Salı günleri hala yeni poz alınmıyormuş. Ama Türkiye'den genç temsilcimiz, medar-ı iftiharımız Su, salı günü olmasına rağmen yeni pozunu almış dün.

Başka bir değişiklik, yarım splitler  (ikinci seriden direk ikinci seriden başlayacak kadar poz almayıp ama belli bir seviyenin üzerinde poz aldıysanız.. navasana'dan sonra kesilip ikinci seriye atlanmasını kastediyorum) bir gün navasana'dan ikinci seriye, diğer gün temel pozlardan (parşvottanasana) bhujapidasanaya atlanarak ilk serinin kalan kısmını ve ikinci serinin yapılması şeklinde olmuş. Su'dan duyduğumuz kadarıyla.

SON

Tom pratiğe başlamadan önce saçlarını kestirdi. Galiba yarın dayanamayıp ben de kısacık kestireceğim. Burası çok sıcak. Pratikten duş almış kadar terleyip çıkıyorum. Koştura hoştura hindistancevizi suyu içmeye yollanıyorum.



Finli bedevi

Hindistancevizleri

Coconut stand

Burada olduğum için çok çok mutluyum. Gönlünden geçiren herkesin en yakın zamanda yolunu, fırsatını bulup burada olmasını canı gönülden diliyorum.

Bu arada ikinci seviye sanskrit derslerine başladım. Çok şey unutmuşum. Finlilerle İngilizce, bazen anlamasalar da Türkçe, Hintlilerle Fince, Türklerle (Şenol ve Bilge'yi kaçırdık tek temsilcimiz Su aslında) İngilizce konuşarak iyice kafayı bulandırmışken üzerine Sanskritçe kaymak olacak ya, neyse bakalım.

Özetle çok çalışmam lazım.

Eve taşındıktan sonra tam bu yazıya başlamışken laptopumdaki wireless tanımları gitti. İnternete bağlanamamaya başladım. Bunu kendime bir mesaj olarak algıladım.

Sevgili arkadaşlarım bu yazdıklarım ne kadar ilgi çekici veya değil bilmiyorum. Ama her gün yazı yetiştirmek baya bir enerjimi alıyor. Ve size sevgiyle hoşçakalın diyorum en azından önümüzdeki bir ay için. Belki bir ay sonra gelişmeleri tekrar değerlendiririz.

Arada eğlenceli blog okumak isterseniz Tembel Ceren'i tavsiye ederim. Kendisini "yoga nasıl gidiyor", "bugün neler yaptın" içerikli sorularınızla, yorumlarınızla sıkıştırabilirsiniz. Blog yazma bayrağını ona bırakıyorum.

Ben biraz içime dönüyorum..

Öpüldünüz.. Sevgiler


Otel yolu


Otel yolunda


yoga öncesi
yoga sonrası





Monday, December 1, 2014

3. Kutlu Hindistan Seferi

Bu Hindistan yolculuğu aylar öncesinden büyük heyecanlarla başlamıştı. Kabul edildin, edilmedin tantanası. Hatalı başvuru yaptığımı farkedince sonraki ay artı iki aylık bir başvuru daha yaptım. Afedersiniz hiç cevap bile gelmedi. (Normalde kabul edimeyince de cevap gönderiyorlar). 

Gidiş öncesi hazırlıkları anlatıp içinizi sıkmıyım. Zira öyle bi hazırlık olmadı. Neredeyse sabah pratiğe giderkenki çantamla çıkacaktım yola.

Karı-koca çanta hazırlama kısmını son gecenin son saatlerine bırakarak, mide ilacı, güneş gözlüğü, el dezenfektanı gibi malzemelerin hepsini unutmayı başardık. Bu sefer olur ya belki 3 ay kalırım diye yoga kıyafetini biraz fazla aldım, üç üst, dört alt. Altlardan birinin kıçı delinmek üzere, ayıptır söylemesi, ne olur ne olmaz, evde otururken falan da giyerim diye dört tane aldım. Ve yine ilk Hindistan seferi için aldığım pembe üst ve artık yıkanmaktan griye dönmüş (orjinali siyah) alt bu sefer de yanımda. 

Bana kalsa çantayı yine bir takım ıvır zıvırla doldurmak istiyordum. Şiş yün falan alsam otururken örgü örsem gibi uçuk şeyler bile hayallerimde vardı. Tom “aktarma yapılırken bavullar kaybolmasın diye yanımıza alalım” deyince, bildiğiniz üzere şiş denen şeyler de çok tehlikeli silah kategorisinde, benim “ören bayan” hayalleri evde kaldı. 

Ve fakat son dakika golünü check-in sırasında yedik. Mat çantalarını kargoya vermeyi planlıyorduk. Görevlinin, "bu çantalar çok küçük olduğu için taşınma kaybolma olasığı yüksek, bu çantaları yanınıza alın öbürlerini verin, önce bir tartalım" demesiyle, 10 kg eşya ile gidiyor olduğum anlaşıldı. Zorunlu olarak benim çantayı kargoya verdik. Bu sefer hafif olan omza asılmalı çanta yerine, tekerlekli biraz daha ağır bavulu almıştım onun etkisi olabilir. Yoksa, çantamdakiler 2 ince fince kitabı, 1 astroloji kitabı, 1 peştemal, 2 şalvar, 3 tişört, iç çamaşırı.. buna rağmen Tom’dan bir sürü gereksiz şey almışım gibi “hafiflet çantanı” diye bir ton uyarı dinledim.. 

Böyle işte..

Biletleri millerle aldığımızdan, yolculuğun Helsinki-İstanbul-Bombay kısmını THY ile yaptık. Gayet rahat geçti. (Normal para vererek bilet alırsanız Bombay-Bangalore aktarmasını da THY'den alabilirsiniz). Bombay-Bangalore arası yolculuğu Air India ile yaptık.

İyi ki bir saat sonraki erken uçağa bilet almamışız, pasaport kontrolünden geçişimiz epey uzun ve maceralı sürdü. Uzun kuyruklar son anda kapanan kontrol masaları, masanın önünde, ancak belli mesafeye gelince farkedilen "sadece Hint pasaportu" yazıları (ki istedikleri anda kaldırıp, istedikleri anda koyabiliyorlar), bu arada Tom'un en uzun kuyruğa girme saplantısıyla birleşince, kontrolden geçişimiz oldukça sallantılı oldu. İnişimiz ve bir sonraki uçak arasında 3.5 saat vardı. Pasaport kontrolünden sonra kahvaltı edip bir sonraki uçağa ancak yetişebildik.

THY'de kargoya 30 kg verebiliyorsunuz, kabin bağajı da 8 kg'ya kadar kabul ediyorlar. Biz limitlerin çok altındaydık. Bombay-Bangalore arası yolculuğu Air India ile yaptık. Bilginiz olsun, kontrol etmeyi unutmayın, Hindistan'daki uçuşlarda kilo limiti 15 kg. Üzeri için ekstra gereksiz para ödemeniz gerekiyor.

KABUSLAR 

Yola çıkmadan iki, üç hafta öncesinden başlayan bir manyak rüya alemi dönemim oldu. Bu dönemin iki müsebbibi var: ilki sevgili kocam, diğeri çok uzaklardaki sevgili arkadaşım. Tom iki hafta önce bir üşütmüş, grip karışık birşey. Geceleri uyuyamıyor, arada uyanıyor. Böyle olunca ikimiz birden düzgün uyuyamıyoruz. Abuk saatlerde uyanıp tekrar uyuyunca da açılıyor manyak rüya alemi kapıları. 

Abesle iştigal neler görülebiliyorsa çıktı bilinçaltımdan. Sharath ile ilgili bir ton abuk rüyalar mı dersiniz, Mysore şehrinde vegan kafeler mi açılmamış (komiği, rüyamda gördüğüm kafenin, -tam vegan olmasa da, vegan yemek mümkün olan- açılmış olması).

Tam yola çıkmadan önceki en sonuncu kabusu anlatmak istiyorum.

Ama önce rüyalardaki arkadaş etkisine de değineyim. Çok sevgili Fransa’da yaşayan arkadaşım bir yazışmamız sırasında “Lilyhammer” isimli Norveç’in bir kasabasında geçen bir komik televizyon dizisinden bahsetti. Seyrederken beni düşünüyormuş, kuzey ülkesi, herhalde benziyordur diye. Biz de merak ettik, hastalık geceleri uyanmalar sırasında seyretmeye başladık. Ayıptır söylemesi müptelası olduk. 

Özetle İtalyan asıllı Amerikalı bir mafya babası bir dava yüzünden kimlik değiştiriyor. Bari hazır olmuşken ’90larda olimpiyatları seyrederken pek şirin bulduğu Lilyhammer isimli kasabaya yerleşmek istiyor. Kuzey halkları ve mafya ilişkisi. Yani hayatım benzer monotonlukta geçerken, “acaba mafyaya girsem ruhuma eğlence olur mu ki” diye düşündürdü.

Lilyhammer

Bunun üzerine gördüğüm rüya şöyle.. 

Türkiye’ye geri dönmüşüm. Bir şekil eski iş arkadaşlarıyla karşılaşıyorum. Çeşitli eski işlerden arkadaşlar bir araya gelmişler. Benim eski müdür İskender, Lilyhammer’daki Giovanni/Jonny” tiplemesi olmuş, neredeyse bütün bilgisayarcı arkadaşlarla restoran/bar/radyo/turizm işine girmişler. Şimdi bütün detaylarını anlatmıyım, bir IT elemanının şu mesleği değiştirsek ne yapsak, domates mi yetiştirsek diye başladıkları bütün mesleklere mafyatik şekilde dalmışlar. Can sıkan, kötü kim varsa cezasını enteresan şekillerde veriyorlar.

Rüyanın kabus kısmı, benim dışımdaki herkesin hayatı süper heyecanlı, eğlenceli, mutlu ve manalı geçiyor. Tek tek herkesin hikayesini dinliyorum. Herkes mutluluğu bulmuş, nirvanaya ermiş. Neyse böyle tam Hindistan öncesi, “neyim ben, naapıyorum, niye yapıyorum” üzerine gayet iyi giden bi rüyaydı. 

Bu tatil için en büyük "gerçek" kabusu ise yolculuktan bir gün önce yaşadım. 

Kırkına gelmiş geçmiş bile olsa Türk kadınının ana-babasına kendini anlatması ne zor ya rabbim. Yolculuktan bir gece önce babamla skype yapıyoruz (ülke değiştirdiğimden beri, her gece, olmazsa iki gecede bir, “merhaba kızım nasılsın” şeklinde bir skype olayımız var). Son akşam artık, “biz yarın tatile çıkıyoruz, oradan konuşuruz” diye bir giriş yaptım. 

Babam “ne kadar kalacaksınız” dedi, “Tom bir ay, ben belki iki, belki..”, dedim (bakınız “belki iki, aslında üç ay istiyorum” bile diyemeden). Babam hemen sesini bilmem kaç oktav yükselterek “ney ney.. insan kocasını yalnız bırakır mı.. kaç yıl oldu, hala öğrenemedin mi şu yogayı.. hint fakirleri ne öğretiyor öyle.. gittiğin yetmiyo bi de para mı veriyorsun onlara.. (kaç para verdiğimi sormaz inşallah).. uzatma bir ay kal.. eee ne öğreniyosun.. bari iki ay kalınca öğrenebilicen mi.. ha orası, ha burası.. kocanla git, kocanla gel.." gibi ana hatlarını verebileceğim moral ve motivasyon veren konuşmasını yaptı. Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Evet okuyucular teşvik primimizi de alarak yola çıktık. 

BU SEFER NEYE BENZEYECEK
havaalanına giderken
havaalanında


İşte böyle gri, ağır ve kar yağışlı bir havada yola çıktık. Kalın kışlık yüklerimizi Helsinki Havaalanındaki vestiyer servisine 75 euro karşılığı 40 günlük bıraktık. (Bana kalsa taşırdım aslıda da, itiraz etmedim). 

Tom bu seferki yolculuğun benim için zor geçeceği konusunda bir öngörüsü var. Şöyle ki, çok üzüleceğim, çok sevineceğim şeyler olabilirmiş. Bütün bunların içinde sağlam ("grounded" kelimesini kullandı) ve sakin bir şekilde durmam zor olabilirmiş. Her durumda sağlam ve sakin kalmak yoganın temel amacı, o bakımdan.

Neyse şimdilik dua edin bana anacığım.

Sharath beni üç ay kabul etsin.. (aslında hayırlısı neyse o olsuna hazırladım kendimi)
Kocam ayrı geçen bu iki ay içerisinde üzüntüsünden ölmesin.
Babama şu dönemi anlatabilmenin bir yolunu bulayım.

Sevgiler, pratiğinizi aksatmayınız.. (Ceren anladın mesajı sen).

Bombay havaalanında ilk hindistan cevizi suları

Sunday, November 30, 2014

Vegan beslenme ile ilgili kaynaklar ve biraz tarif

Bu sayfayı benden konu ile ilgili bilgi isteyen bir arkadaşım için yazıyorum.

Yemek tarifleri için, vejateryanlık/veganlık hakkında bilgi alma başlangıç ile ilgili tavsiye edilen siteler

İngilizce
http://engine2diet.com/
http://www.mybeefwithmeat.com/
http://mouthwateringvegan.com/
http://happyherbivore.com/
(Bu site aynı zamanda "low fat" tarifler veriyor. Yağın yemeklerden çıkartılmasını savunuyor. Ben kişisel olarak yağın sinir hücreleri vs. için gerekli olduğunu ve tamamen çıkartılmasının sağlıksız olduğunu düşünüyorum.) Sitenin "get started" kısmında faydalı kaynaklar var.

Kitaplar

Thug Kitchen
Isa Does It
Ultimate Vegan Cookbook

Yerlilerden en beğendiğim siteler:

Vegan Mutfak
Vegan Yemekler

Facebookdan da takip edilebilir.

Ayrıca aşağıda geçenlerde bir arkadaşımın paylaştığı güzel bir tablo var.

Vejetaryen Beslenme Tablosu


Bir iki tane de egzantrik yemek paylaşayım.

Chia Tohumlu Taze Lapa
(Yani biraz anlamsız bir isim oldu farkındayım. Ama acele karar vermeyin çok lezzetli ve kolay bir tarif)
foto Helsinki Sanomat

4 porsiyon

4 dl badem/soya/pirinç veya yulaf sütü (Altta evde nasıl badem sütü yapabileceğinizin tarifi var. desi litre için de benim evde bi ölçü kabım var ondan ölçüp yapıyorum şimdi. Eskiden direk bardak olarak yapıyordum, biraz fazla oluyordu. Sizin için araştırdım 4 dl = 1.6 bardak falan olarak hesaplayabilirsiniz)

2 yemek kaşığı pekmez veya acai şurubu (vejetaryen iseniz bal da olabilir)
½ çay kaşığı tarçın
1 ½ dl chia tohumu (bunu da yaklaşık yarım bardaktan az fazla alın)
4 dl (türkçesi 1.5 bardak) yaban mersini, dondurulmuş ahududu (Fin tarifi olunca böyle, muz, üzüm, elma ya da diğer meyvelerde olur)
4 yemek kaşığı fındık, ceviz, badem, kaşu (ne varsa artık, tuzsuz)

Pekmez (şurup, bal neyse), tarçın ile sütü karıştırın. Chia tohumları ekleyin ve iyice karıştırın. Yaklaşık 10 dakika boyunca ya da karışım elde edilene kadar oda sıcaklığında bekletin. Karışımın tadına bakın isteğinize göre pekmez ilave edin.

(istiyorsanız akşamdan hazırlayıp sabaha yiyebilirsiniz, ben biraz daha tohumlar biraz daha uzun bekleyip, şişince seviyorum).

Tarif bitti karışımı dört servis tabağına bölüştürün, üzerine meyve ve fındık, badem ceviz ilave edin. (keyfinize göre içine maca tozu, hindistancevizi tozu, kakao vb. de ilave edebilirsiniz).

badem sütü
yaklaşık 4 dl süt için

150 gram badem
Islatmak için, 2 litre su

ek olarak:
3 dl (türkçesi 1.2 bardak) su
(Toz vanilya)

1. Bademleri geceden 2 litre suda ıslatın.
2. Gece beklemiş suyu dökün. Blender kabına bademleri koyun (tembel değilseniz, ve de ayurveda ile ilgileniyorsanız bademlerin kabuklarını soyun). 3 dl su ilave edin. Tatlı su 3 dl sayısını ölçün. İsterseniz İnce vanilya saflarına doğrayın. Badem tamamen kırık kadar makineyi çalıştırın.
3. Karışımı süzün.

Elde ettiğiniz süt ile lapanızı yapıp, kalan badem parçalarını da üzerine serpebilirsiniz.

*
Tohum Ekmeği
(bu ekmeğin içinde un yok, glutensiz vegan). Orijinal tarif için My New Roots isimli bloga bakabilirsiniz.

Psyllium (nam-ı diğer karnıyarık otu) gerekiyor. Bunu nerde nasıl bulursunuz bilmiyorum, aktarlarda olabilir. Tozunu kullanacaksınız. Mucize kilo verdirici falan diye Solgar/GNC'de falan hapları satılıyor. Finlandiya'da insanların gluten problemi olduğu için, psyllum'u çok kullanıyorlar. Marketlerde bile satılıyor.)

Malzeme:
1 bardak (135 gram) ayçiçeği tohumu
1/2 bardak (90 gram) keten tohumu
1/2 bardak (65 gram) fındık veya badem veya ceviz
1,5 bardak (145 gram) yulaf ezmesi
2 çorba kaşığı chia tohumu
3 çorba kaşığı psyllium husks (karnıyarık otu) tozu
1 tatlı kaşığı tuz
1 çorba kaşığı pekmez veya maple şurubu
3 çorba kaşığı tereyağı veya hindistancevizi yağı veya zeytin yağı
1,5 bardak (350ml) su

Tarif:
Bütün kuru malzemeyi bir kaba koyarak karıştırın. Pekmez, yağ ve suyu bir kapta karıştırın. Bütün malzemeyi birleştirin iyice karıştırın. Karışım iyice şişip katı hale gelinceye kadar karıştırmaya devam edin. 

Malzemeyi en az iki saat bekletin. Bütün bir gece de buzdolabında bekletebilirsiniz. Öyle kuruyemiş iyice suyu çekince daha iyi oluyor. Tepside dağılmayacak hale gelmiş olmalı.

Fırını 175°C'ye ısıtın. 20 dakika pişirdikten sonra, çıkartıp ekmeği alt üstüne gelecek şekilde çevipip 30-40 dakika daha pişirin.  Kesmeden önce tamamen soğumasını bekleyin.

Ekmeği kapalı kapta 5 gün kadar saklayabilirmişsiniz. Buzlukta daha uzun saklanıyormuş. Ben hiç saklayamadım :)

Saturday, November 22, 2014

Sorular

Merhaba sayın okurlar, sevgili arkadaşlar,

Yine yazmayalı bir sürü zaman geçti. Bu süre zarfında gündelik yoga pratiğime devam ettim. Pratiğim bakasana'ya kadar uzadı. Araya iki hocamın "omuzları açmak için ne herşeyi yap demesi üzerine" bir ton ıvır zıvır da girdi. Neyse süper enteresan birşey yok burada anlatılacak.

Haftada bir gün şehrin taa öbür ucundaki bir gazete binasında ders vermeye devam ettim. Üniversiteden "sosyal psikoloji" dersleri aldım. Sonra "aa yeter bu kadar, fazla kasmıyım" diye bıraktım, ama eğlenceliydi.

Önceki hafta kısa bir İstanbul maratonu yaparak, şehrimiz Helsinki'ye döndüm. Helsinki'den hava durumu özetle iğrenç. Kar yağmaya başladı. Hava karanlık, soğuk ve iç karartıcı. Ve ben galiba giderek bir kahve canavarına doğru evriliyorum.

Neyse ki bu işkence kısa sürecek. Haftaya bu gün Hindistan'a doğru yola çıkacağım.

*

Türkiye'den gelirken bir kitap almıştım, "Ben Türk Kızı Nasılım", komik kolay okunan bir kitap. Fazla Türkçe kitap bulamıyorum, bunu bir arkadaş tavsiye edmişti. Müthiş bir edebi eser diyemem, hatta ortasından sonra sıkıldım, ama komik, kolay okunur.

Biraz kitabın etkisiyle, biraz geçenlerde Ceren'le oradan buradan yazışırken bir şeye takımıştık oradan çağrışım yaptı sanırım. Cuma pratik sonrası yatarken aklıma bir soru takıldı.

Ceren ile geğimiz "yogadan asanayı çıkarsan kaç kişi yapmaya devam eder acaba?" üzerineydi. Benim aklıma takılan soru ise (dediğim gibi, daha ziyade okuduğum kitap ile bağlantılı), önünüzde iki zarf var diyelim. Zarflardan birinde, şimdiki halinizin üzerine 10-15 kg daha ilave edilecek, yapabileceğiniz asana sayısı beşi geçemeyecek, ve ama aydınlanacaksınız, evrenin sırlarına ereceksiniz. Öbür zarfta, ise şimdiki kilonuzdan üç, beş, on (artık ne kadar isterseniz diyim) daha zayıf olacaksınız, en manyak asanaları yapabileceksiniz. Ben diyim karandavasana, siz diyin advance seriler. Evet hangi zarfı seçerdiniz? Soruyu veya zarfı diğer okurlar için, "aydınlanma, evrenin sırlarına erme" karşı zarfta "milli piyangodan yılbaşı büyük ikramiyesi, boyunuzu istediğiniz kadar uzatmak veya vücudunuzda değiştirmek istediğiniz bir şeyi istediğiniz şekilde değiştirmek" olarak çeşitlendirebiliriz.

"Buğday mı istersiniz, himmet mi?"

*

Diğer soru, bu Hindistan yolculuğumda içime döneyim diyordum, ama bu sefer kader beni Mysore'da bir cennete sürüklüyor. Kalacağımız yer çok tesadüfen ayalanmış olarak ayağımıza kadar geldi.  Bir arkadaş "ben de aynı tarihte Mysore'a gidiyorum, bir ev ayarladım, ev arkadaşı arıyorum" diyince, tembeller ailesi olarak hiç detay sormadan atlayıverdik. "Şalaya çok yakın, Anu's Cafe'nin sokağındaki, biraz eski mavi bina" dışında bir bilgimiz yoktu.

Mysore'daki sarayımız

Meğer tuttuğumuz ev minik bir saray yavrusuymuş.  İki yatak odası, bir oturma odası, bir salon, büyük bir mutfak, çamaşır makinesi, ekstradan vereceğimiz 1000 rupi'ye (35 TL) haftada üç gün gelecek temizlikçi ve de wireless internet. Böyle imkanlar olunca, oturup blog yazmaya devam etsem mi acaba diye aklımdan geçti.

Evet ikinci soru da, blog yazmaya devam edeyim mi, artık baydınız mı? Herhalde iki yıllık bir Mysore'da ne yapılır bilgilendirmesi var, geçmişe dönük okuma yapabilirsiniz. 

Neyse bu zaten anket şeklinde birşey olacak. Oraya gidince ne yapacağıma karar vereceğim. 

Kendinize iyi bakın, yoga yapın. 

*
Yunus Emre'den sorumuzu sormuşken, Esin Afşar'dan da dinleyelim :)



Esin Afşar Yunus Emre Mevlana Şarkıları linkinden dinlemeye devam edebilirsiniz.




Saturday, September 20, 2014

Kısa bir mutluluk anı

Foto: Sofia Kalinen Seinäjoki /yle

Selamlar tekrardan,

Kısa süreli yaz mevsimini bitirerek acılı kış günlerini açmış bulunuyoruz. Güne yaklaşık 8C lerle başlıyoruz (sabah 5.30 itibariyle), gün içinde kısmetse bir on derece kadar artış olabiliyor, o da her gün değil. Arada ansızın bastıran sağanaklarla güzel bir hastalık ortamımız da oluştu.

Bu arada fırsatı kaçırmayıp faranjitimsi bir şey oldum. İki hafta oluyor, hala daha tam iyileşemedim. Bademciklerin yanması geçti. Ama üst solunum yollarına doğru inen, geceleri uyurken öksürük şeklinde çıkan bir sıkıntım var. Benden çok Tom dert ediyor. Eder tabi, bir gün beni "hava nefis tişörtle gitsen olur" diye ders vermeye yolladı. Deneyimli bir İstanbul'lu olarak buraların havalarına da güvenmediğimi tahmin edersiniz. On kere sordum, "bak çantamda yer var şu uzun kollu tişörtü, şu yağmurluğu da alayım" diye. Efendim internetlerden hava durumlarını kontrol edip, "yağma olasılığı çok yok, akşam da 18C olacakmış boşuna taşıma" diye ısrar edince, tamam dedim.

Hemen parantez açarak şehrin bir ucunda, şehrin en büyük gazetesinde haftada bir gün ders vermeye başladığımı belirteyim. Dersten çıktığımda şakır şakır yağmur yağıyordu, hava da buz gibiydi. Önce trene yürü, trende ısındım, trenden in, vapura yürü, vapurdan in eve yürü derken donuma kadar ıslandım.

Yazılarımı azcık takip ettiyseniz, Tom'un tam bir hastalık hastası olduğunu biliyorsunuzdur. "Hastasın pratik yok" diye tutturmasına bir gün olur dedim. O gün gerçekten çok halsiz hissediyordum. Sonra baktı, pratik yapmadığım günler çekilmez bir karın ağrısı oluyorum, laf etmiyor artık.

Zavallıcığı geceleri öksürüp tıksırmaktan uyutmuyorum. Kaç kere sola, kaç kere sağa dönmüşüm, kaç kere öksürmüşüm, kaç kere tıksırmışım, bütün gece onları sayıyor. Neyse sonra internetten asana çalışmalarının ve pranayamanın astım hastalarına ve öksürüğe iyi geldiğiye ilgili yazılar okumuş, pratik sırasında ve sonrasında hiç öksürmediğimi farketmiş, artık pratiğe gitmemi teşvik etmeye başladı. Tabi hafif pratik yapmam konusunda ısrarlarıyla. Bi de gün içinde bol bol şirşasana duraymışım da prana kaybı olmayıp, o enerjiyi iyileşmeye kullanaymışım. Nasıl olacaksa artık.

Yazmayalı epey uzun zaman oldu. Hayatımdan özetler geçeyim.

Öncelikle, 30 Ağustos itibariyle şu vatandaşlık için geçmem gereken resmi sınava girdim. Nasıl geçti diye soracak olursanız, valla daha iyi olabilirdi. Zordu, ama beklediğimden kolaydı. Sonuçlar en erken Eylül sonu, en geç Ekim sonu gelecek, haberdar ederim.

Fare geçemediği delikte kuyruğuna kabak bağlarmış hesabı, Açık Üniversite'den dersler aldım; Sosyal Psikoloji ve Psikoloji bölümlerinden.

Bu arada Finlandiya'daki üniversite sistemi müthiş, kredi başına cüzi bir ücret ödeyerek, istediğiniz herhangi bir bölümün, herhangi bir dersine öğrenci olarak katılabiliyorsunuz. Hani Tıp mı okusam, Fizik mi, yoksa Antropoloji mi gibi sorularınız varsa, dersi alın ve normal öğrenci gibi dersleri takip edin. Geçerseniz notlarınız veritabanında duruyor, ilgili bölüme başvurduğunuzda geçtiğiniz dersleri kabul ediyorlar. Bir bölümün derslerinden 25-50 kredi arasında iyi notlarla bitirirseniz, üniversiteye normal öğrenci olmak için başvurabiliyorsunuz, ve kabul ediliyorsunuz. Veya hani kariyeriniz, hayatınız belli bir yerde, ama eh boş duracağıma biraz Tarih, Sosyoloji veya Arkeoloji okusam nasıl olur diyorsanız, buyrun başlayın.

Sosyal psikoloji alanı gerçekten çok enteresan (belki Türk halkının durumunu da çözebilirim bu derslerden sonra), öğreneyim anlayayım diye kasıyorum. Fince, konuşulanların yüzde seksenini falan anlıyorum. Anlamadığım veya emin olamadığım yüzde beşin içinde de muhtemelen en kritik şeyler var. Hedefim dersleri geçmek değil, hani eğlenceli bi şekilde Fince çalışmaya devam etmek idi, ama.. işte klasik geçeyim diye hırs yapmaya, kendimi aptal bulup daralmaya başladım bile.

*

Ve evet büyük haber, ilk önce Tom'u Mysore'da iki ay kalmama ikna ettim. O bir ay kalabiliyor. Saniyeleri sayarak başvurumuzu yaptık. Ve nooldu, başvuru yaptığımız sunucu crash. Hemen formları tekrar doldurup yeniden gönderdik. Bu arada bir önceki ay başvurumuz geç kaldığımız için reddedildi. Başvuruların başladığı saatten iki buçuk saat geç göndermişiz.

Tom benden 4 dakika daha geç doldurup gönderdi formu. Benim kabul cevabım onunkinden nerdeyse iki gün önce geldi. Korkudan öldüm. Düşünsenize, birimiz kabul ediliyoruz, öbürümüz edilmiyoruz. Zaten hepi topu bir ay izni var, erteleye erteleye Aralık'a gelmişiz. Tom daha önce bu soruna "birimiz kabul edilip, birimiz edilmezse, edilmeyen ara kapıda yapar pratiğini, böylece daha az para ödemiş oluruz" gibi bir çözüm de bulmuştu.

Onun cevap iki gün sonra geldi şükür. Bu arada salak ben, formu hızlı dolduracağım diye başvuruyu bir ay için yapmışım, Tom iki aylığına kabul edilmiş. (Yazının başlığı bu yüzden "kısa mutluluk anı") Ağlamadım, ama bi başlasam ağlamaya heralde ağlar dururdum. Tom işte olsun bak "ikimiz de bir ay gidip döneceğiz, ya birimiz kabul edilmeseydi" gibi Polyannacılık oynamaya çalışıyor ama, yemezler.

Sonunda gidip, "formları yanlış doldurmuşuz, ben iki ay kalacağım, Tom bir ay kalacak" demeye karar verdik. Biletleri ona göre aldık.

Ama sonradan bana geldiler, "ben üç ay kalsam noolur, ne güzel olur" falan demeye başladım. Tom da kahrolarak, "evet haklısın o senin hayalindi. Hayallerini yaşaman lazım, yoksa yaşamın ne anlamı var. Tabi ben burda çalışır sana para gönderirim" dedi.

Aralık-Ocak, eh olursa bir de Şubat Mysore şehrindeyim. Şubat için izin almak lazım bakalım, olmazsa David Garrigues'in Kovalam daki Mysore Intensive kursuna katılırım.

Allah sonunu hayır etsin.
Bakalım göreceğiz neler olacak.

*

Bu seferki Hindistan yolculuğu için bir kararım var. Tamamen içime dönmeye karar verdim. Öyle günlük blog yazıları falan olmayacak. Zaten Mysore'a nasıl gideceğinizden, vize nasıl alacağınıza, nerede ne yiyeceğinize bir sürü detay için eski yazılara bakabilirsiniz. Belki haftada bir falan bir iki satır yazarsam belki, ona da söz vermiyorum. Üzgünüm, hatta konferansları bile yazma niyetim yok şimdilik.

Sunday, September 14, 2014

Yoga ve motivasyon kaybı

Bu yazıyı "Yoga Destek Hattı" projemi ciddiye alıp bana yazan, şahsen tanımadığım bir arkadaş için kaleme aldım. 

Özetle şöyle bir profil, yogaya başlamış, etkilenmiş, hocalık eğitimi almış, ders vermeye de başlamış, sonra birşey olmuş (hayatını özetlemiyim şimdi, bir takım durum değişiklikleri diyelim), motivasyonunu kaybetmiş.. 

Falcı olmadığımdan biraz kendi deneyimlerimi anlatmak istedim. 


Yle/Seija De Rybel

Bu arkadaşın yazısı da benim pek bir ihtiyaç duyduğum anda geldi. Hatta unuttum şimdi, ama tam o ara yine böyle bi gelmişlerdi bana. Son çalıştığım stüdyo, buz gibi, sevgili hocam Pia terk-i diyar eylemiş, Mysore'a hocasıyla çalışmaya gitmiş, ben beleş ders vermeye devam ediyorum, bir şekil mini dünyevi yüzlerce olumsuzluk.
*

Aslında çok daha genel bi soru sorayım, bütün bunlar ne için? Bu asana pratiği, meditasyon falan filan, artık ne yapıyorsanız..

Kendi kendime sorduğum sorulardan biri zaman zaman, cevabını bulabilmiş değilim. Şunun için dediğim somut bir neden söyleyemem.

Daha esnek, daha fit olmak, daha genç kalmak falan değil. Yani medyatik biri "yoga yapmaya başladıktan sonra saçlarım siyah çıktı" demişti mesela. Belki bir takım insanların başına gelmiş olabilir ama doğrusu benim için hiç de öyle olmadı. Ters duruşları baya bir zamandır uzattıkça uzatıyorum, valla beyazlar hala beyaz.

Bir şekil iyi geliyor, ama yani ne şekil olduğunu da açıklayamam. Hiç de mistifiye edemeyeceğim, yoga ile kilo verirsiniz (ilk başladığımda bi şekil beş kilo falan verdim), kilo da alırsınız (sonra bi ara yedi kg geri aldım), şimdi kaç kg olduğumu bilmiyorum. Yoga ile kas kütleniz arttığı için kilo üzerine konuşmak da çok gerekli değil burada.

İyi de hissedersiniz, kötü de. Bazen çok hafif uçarcasına pratik yaparsınız, ertesi gün hiç nedenini anlayamadığınız bir şekilde kazık gibi olabilirsiniz.

Bazen kendi pratiğimde bir takım cevaplar bulduğumu sanıyorum, genelde cevaplarım avuçlarımdan akıp giden kum tanelerine dönüyor.

Mesela, öyle şuna buna cevap yetiştirmeye, dert anlatmaya çalışmadığım zamanlarda (aştanga nedir, ne değildir gibi yazılara soyunmadığımda) yazma işi bana çok keyif veriyor. Bazen herşeyi süper anlamsız buluyorum, "bu notları yazma işi bir dursa tamamen içime dönsem, bu benim yolculuğum, benden millete ne ki, zaten kim niye okur" diye düşünüyorum bu aralar. Ayrıca kim bilir belki atıp tuttuğum yazılar falan da olabilir. Sonradan okumaya korkuyorum, fikirlerim değiştiyse, ya süper zırvaladıysam?

Şöyle ki hepimizi yogayla buluşturan nedenler birbirinden farklı. Benim için en kolay şeylerden biri, keyif aldığım rutinleri sürdürmek (biraz boğa burcu olmakla ilgili sanırım, belki de biraz otistik eğilimler). Aştanga, yıllar boyu aynı seri, bana muhteşem. Hiç yılmadan yüzlerce yıl devam edebilirim gibi hissediyorum.

Aştanga'da hep aynı şeylerin yapılmadığını veya her günün bir önceki günün asla aynısı olmadığının altını çizmek isterim. Her gün aynı şeyler yapılmasına rağmen her gün bir öncekinden inanılmaz farklı. Her gün yeni farkındalıklar, konsantrasyon, gözlem, vücut açıklığı ile tamamen başka şeyler yaşıyorsunuz. Ayrıca pratiğe ilk başladığınızda yaptığınız asana ve geçişler ile beş yıl sonraki pratiğiniz tamamen birbirinden farklı oluyor haliyle.

Asana pratiği motivasyonunu kaybetmiş birine şunları söyleyebilirim:
  • Bir yapılacaklar listesi hazırlayıp, zor da olsa, mutlaka bir stüdyoya gidin. Evde tek başına pratik yapmak için motivasyon bulmak çok daha zor. Hani bi de ciddi bir hoca ile uzun süre çalışmadıysanız, evde kim bilir naapıyorsunuz. Motivasyon kaybı varsa bir hocaya görünmekte fayda var. Haftada dört gün diyorum :) (hadi üç de olur, artırmaya çalışın). Gidin, zorla da olsa derse girin, pişman olmayacaksınız. 
  • Ha tabi sevdiğiniz, bağ kurabildiğiniz hocayı bulmanız da çok önemli, "bu kaltak yine vır vır konuşuyor" diye düşündüğünüz bir hocadan da belki bir şeyler öğrenilebilir. Ama başlangıçta bu kadar zorlaştırmaya gerek yok hayatı.
  • Bu rutini en az üç ay boyunca, başlangıçta gittiğiniz gün sayısını olduğunca artırmaya çalışarak, üç veya dört ay devam ettirmeye çalışın. (Giderek artırıyorum değil mi? Gerçekçi olmam gerekirse altı ay, ama korkutmayayım baştan). Bu işin zor kısmı, biraz hayat düzenlemesi gerektiriyor. Akşam bara git, sinemaya git, arkadaşlarla buluş sonra sabahın köründe derse git, olmuyor bazen. Olsun, akşam dersleri var.
  • Ama şahsen sabah dersi diyorum. Sabahın köründe yapılması gereken en önemli şey halloluyor. Sonrasında daha açık bir konsantrasyon, enerji ve yaratıcılıkla güne devam ediyorsunuz. Eh bazılarında böyle olabilir, veya verdiğiniz mücadele ve savaştan sonra herhangi bir şeye agresyon gösterebilecek enerjiniz kalmıyor. Herşeye bakıp gülümseyen, dışarıdan "melek" gibi görünen bir hale geliyorsunuz. İnsanlar size bakıp pozitif bir insan görüyor. Bu hal benim kariyerimi kurtarmıştı bir zamanlar.
  • Bu arada, belli bir miktar ara verdiğinizde yapmanız gereken en önemli şey, pratik yaparken "DRİŞTİ"nizi burnunuza sabitlemeniz. Aksi takdirde, "Bu pozu ben yapamıyorum, o yapıyor. Göbeğim büyümüş, yok popom daha büyük galiba.. Hiç birşeyi güzel yapamıyorum" falan gibi saçma salak düşüncelere gark olmanız mümkündür. Bunlar da normal sadece gözlemleyip devam edin.
  • Kimse sizin yogaya ara verme nedenlerinizi bilmiyor: sağlık, taşınma, işsizlik, aşırı iş. Kendinize biraz anlayış gösterin. İlk dersten Nadya Komenaçi olmak hoş olurdu tabi ama çok gerçekçi değil. Pratiğiniz gerilediyse bile, bir zamanlar neler yapmış olduğunuz, vücudunuzun potansiyellerini gösteriyor. Düzenli pratikle tekrar o noktaya gelir ve de geçersiniz. 
  • Burada en çok özlediğim şey, yoga arkadaşlarım. Pazar pratiği sonrası kahvaltıları, pratik sonrası kahveleri, muhabbetleri. Varsa böyle bir imkanınız değerlendirin, yoksa yaratın. 
Zaman zaman durmak dinlenmek gerekir. Zaman zaman başka şeyler denemek isteyebilirsiniz, deneyin. Arada değişik şeyler denemeyi tavsiye edebilirim. Kendinizle bağlantıya geçeceğiniz diğer yoga stilleri olabilir, dans etmek olabilir, doğada yürüyüş olabilir, bisiklete binmek olabilir, yüzme olabilir bilemiyorum.

Bunlar benim hayatımda pek olan şeyler değil. Hiç yoga yapmak istemediğim olmadı şimdiye kadar. Hatırladım bir tane, hasta ve çok yorgun kalktım gittim derse bir seferinde. Çok yorgunum, hiç halim yok deyip, oturma pozlarında bitirip, dinlenmede yarım saat falan uyumuşum. Ben Cumartesileri, ay günlerini falan bile sevmiyorum. En son duyduğum şehr-i Mysore'da Pazar pratikleri Cumartesi gününe kaydırılmış. Belki artık Cumartesi'leri de severim.

Bunlar benim naçizane tavsiyelerim. Siz de kendinizi motive edecek başka şeyler bulabilirisiniz.

Ve her şey biraz kafada bitiyor. Burada gördüğüm o ki, yoganın (özellikle asana pratiğinin diye belirteyim) ne yaşla, ne kiloyla alakası var. Özellikle Türkiye'de "aştanga mı, onu manyaklar yapar", "aştanga 13 yaşındaki erkekler içinmiş", "fiziksel olarak kendini çok zorlamak istiyorsan yap, ama kesin sakatlanırsın" gibi lafları bol bol duyarsınız. Ben kaderin bana bir hediyesi olarak yogaya direk "aştanga" ile başlayıp, ilk ders "bu tam bana göre birşeymiş" deme şansına sahip oldum. Bu belirttiğim lafları da "eh tabi, heralde ben manyağım" diyip fazla dikkate almadım.

Ama burada her gün yaklaşık 50 kişiyle sabahın 6.30'unda (ben 6.30 da başlayabiliyorum, adada yaşadığım için daha erken gelme şansım yok, ders 6.00'da başlıyor, bazıları daha da erken geliyor) günlük pratiğimi yapıyorum. Çok uzun yıllar her gün pratik yapan bir sürü insan var. 60 yaşın üzerinde her gün ikinci seriyi yapan insanlar var. Zayıf ve iyi pratikleri olanlar var, kötü pratikleri olanlar var. Kilolu ve inanılmaz şiir gibi pratik yapanlar var. Hamile ve her gün aştanga yapanlar var. Bütün bunlar hiç takılmak gerekmeyen detaylar.

Tembellik yapmayın! 

Sunday, July 20, 2014

Bu ne sevgi ah!



Eleştiri huyum üzerine düşünürken bir çocukluğumdan bir hikaye hatırladım.

Önce gözlerinizi kapatınız ve şarkıyı dinleyiniz.

Bu şarkının sözlerini dedem Hasan Bayrı yazmıştır. (Çok komik, ne çıkacak diye internetten bakıp dedemle ilgili bilgiler buldum, hiç beklemiyordum). Daha önce de yazmıştım, babası Çanakkale Savaşı'nda şehit olmuş bir öksüz. İlkokulu bitirdikten sonra çalışmaya başlıyor, önce bir kunduracı yanında çırak, sonra Bartın Bonmarşesi'nde.

Savaş sonrası yılları, 1930'lar, kimsede çok para yok. Sevdiği bir kız var, Şaziye, bir türlü düğün yapamıyorlar, kızın ailesi daha da fakir. O zamanlar kız tarafının yapacakları, erkek tarafının yapacakları, takması gerekenler, falan festekan hikayeleri varmış. Dedem bu uzayan nişanlılık döneminden üzüntü duyuyor ve olayı hızlandırmak için kendi kafasında oldukça romantik bir oyun hazırlıyor. Şehre ilk araba gelmiş, arabayı kiralayıp, annesi ve ablasını Şaziye'lere gönderiyor, Şaziye'yi de alıp bir şehir turu yapıyorlar, bu arada dedem evde bekliyor. Turun sonunda araba dedemlerin evinin kapısında duruyor. Dedem arabanın ve evin kapısını kapıyı açıp "uzatmayalım gel, imzayı atalım, olsun bitsin" diyor (bu benim olayı özetim, muhtemelen dedem çok daha şairane ve kibar ifade etmiştir). Ne kadar kibar olsa da, sonuç biraz "kaçmak" gibi bir şey olacak. Kız gururuna yediremiyor, böyle olmaz diyor. Ağır laflar ediyorlar. Neyse sonuçta yüzükleri atıyorlar ve ayrılıyorlar. Dedem kahroluyor.

"Bu ne sevgi ah!", güzeller güzeli Şaziye'sine yazılmıştır.

Sözleri şöyledir,

Bu ne sevgi ah! Bu ne ızdırap!
Zavallı kalbim ne kadar harap,
Nasibim olsun bir yudum şarap,
Sun da içeyim nermin* elinden.

Al şu kadehi yaşla doldurma,
Düşürme yeter gönlümü gama,
Gurubun rengi vurmadan cama
Ver mezesini tatlı lebinden.**

Bahtım sarılmış simsiyah tüle,
Nemli gözlerle yalvardım güle,
Uzak kalırsak bana acele,
Selamlar gönder seher yeliyle..

(* Nermin farsça yumuşak, nazik, ince anlamlarına gelmektedir. Farsça bilmeyen Abdullah Bey, bunu anlam kayması olsa da "yarin" olarak değiştirmeyi uygun görmüş. Şair son bölümde sevgilisine "nasibim olsun bir yudum şarap, sun da içeyim ince narin ellerinden" diye sevgilisine yalvarmaktadır.
** Leb farsça dudak demektir. Yine şarkının bazı versiyonlarında yanlış olarak "dil" olarak değiştirilmiştir.)
Güfte : Hasan Bayrı
Beste : Nuri Foçan

dönemin Bartın şehrinde bir meyhane
soldan üçüncünün dedem olduğunu düşünüyorum
ama onaylayabilecek kimse yok
Daha sonra bir içki meclisinde şiirini okumuş, arkadaşı kanuni Nuri Foçan oracıkta bestelemiş. Dedem Nuri beyi, "o kadar yetenekliydi ki kanununu duvara dayayıp, ayaktayken bile oturuyormuş gibi çalabilirdi" diye anlatırdı.

Olaydan çok sonra Bartın'a askerliğini yapmak için Abdullah Yüce gelmiş. Bir içki meclisinde yine bir arkadaşı, "çok güzel sesli bir çocuk var, gel senin şarkıyı bi söyletelim Hasan" der. Dedem dinler ve çok beğenir ve şarkıyı Abdullah Yüce'ye verir.

Bazıları Abdullah Yüce'nin "Bu Ne Sevgi Ah!" dan daha iyi bir beste, güfte yapamamasının nedeni merak edip durur. Nedeni işte budur.

Doğrusunu isterseniz dedem bu şarkıyı verip, ne bir para ne başka birşey talep etmiştir. Niye verdin diye sorulduğunda, "çok güzel söylüyordu, daha iyi söyleyen başka biri de çıkmadı" derdi.

eski Bartın şehri

Dedem, daha sonra, bir nevi tekke olarak kullandığı, kendi Tuhafiye Dükkanı'nı açtı. İnsanlar dükkana alışverişe değil, muhabbete gelirlerdi. Çarşıdaki dükkanını daha sonra iki katlı evin giriş katına taşıdı. dükkan ve ev arasında dolap ile saklanmış gizli bir kapı vardı. Anneannem bu kapıdan, çay, meze servisi yapar, dedem dükkanda oturur, alışverişe veya daha çok muhabbete gelen insanlarla ilgilenir, gazetesini okur veya şiir yazardı. Çayını veya zamanı gelmişse rakısınıdan demlenirdi.

Kardeşimle çocukluk yıllarımızın en büyük eğlencesiydi dedemin dükkkanı, ziyaretçisi geldi mi eve geçerdik. Çocukluk yıllarımızdan kafamıza kazınanlar; dedemle yaptığımız derin sohbetler, birinci sigarası, sigara paketlerinin iç yüzüne yazılan şiirler (israfı sevmezdi), şiirleri temize çekerken daktilo sesi, sarı leblebi, demli çay, kavun peynir, küçük el radyosundan çalan Türk Sanat Müziği sesi, limon kolonyası, takım elbise (hep takım elbise giyerdi), .

Biraz değişik bir çocukluğumuz oldu. Bizimle, her zaman "siz" diye hitap ederek konuştu, o yüzden ailem dışındaki insanlara "sen" diye hitap ederken hep zorlanmışımdır yıllar yılı. Gizli dergahı dükkanı olan Bektaşi bir dedeye sahip olmak ve yaz tatillerini onun sohbetleriyle geçirmek, insanı biraz tuhaf yapıyor ilerleyen yıllarda.

*
Bu kadar girişten sonra aklıma gelen hikayeye geçelim.

Kardeşimle dedemin dükkanında oturuyoruz. Bu arada radyoda "Bu ne sevgi ah!" çalmaya başlıyor. Dedem büyük bir keyifle şarkıyı dinliyor. Şarkıdan sonra işte bildiğiniz "bestesi güftesi Abdullah Yüce'ye ait olan bu eser.." falan diye klasik konuşma başlıyor. Kardeşim kızgınlık içinde "Yaaa dede, hırsız senin şarkını çaldı dede, yine yalan söylüyorlar" diyor, dedem "Ne var ki bunda" diyor, kardeşim "Ama kimse bilmiyor gerçeği, kimse bilmiyor onun senin şarkın olduğunu" diye devam ediyor kaşlarını çatıp, dedem gülümseyerek "Ben biliyorum ya yavrucuğum" diyor.

Bazen gerçekleri sadece biz bilsek de olur.

Acaba ben de dedemin yaşına geldiğimde onun kadar olgunlaşmış olabilir miyim dersiniz?

Şair Hasan Bayrı
Şimdi yukarıdaki şarkıyı yeniden dinleyiniz.
Bilmiyorum, şarkıda değişen şeyler olur mu sizin için?

*
Sevdiğinden ayrı düşenler tez zamanda kavuşsun.

*

Bu son şarkı da, kaşlarını hala çatıp duran sahibine gitsin.



Önemli Not:
Yukarıdaki yazı benim hikaye ettiğim şeklidir.

Biraz daha gerçek hikaye şöyledir. Kardeşimin ilavesi.

Bir kere Bartınlılar şarkının sözünün yani güftesinin ve bestesinin dedeme ait olduğunu biliyorlardı çünkü besteleyen kişi onu dedeme vermişti. Fakat Abdullah Yüce çıkıp gazetede benim diye çarşaf çarşaf fotolar gösterdi ve bütün Bartın ayaklandı. Ben de buna şahit oldum dedemin dükkanında, çünkü geliyor ve dedeme mahkemeye vermesini bu şarkının Bartınlıların olduğunu dile getiriyorlardı. 

Her neyse dedem başta mahkemeye vermek istemiyordu ama sanırım ısrarlar üzerine bir mahkeme olayı yaşandı. Mahkemede herşey dedemin lehine, karar tam sonuçlanacakken dedem vazgeçiyor. Hatta yargıç sonrasında dedemle görüşüyor. Dedem şöyle demişti. "benim şarkımı söylemiş ve tüm Türkiye'ye sevdirmiş, vazgeçmesem o yalancı diye anılacak. 

Muhtemelen mahkeme sonrasıydı, zaman zaman gelirdi dükkana Abdullah Yüce, dedem onu her zamanki gibi karşıladı. Anneannem çay ikram etti. Gittikten sonra ben çok şaşırmıştım çünkü Bartınlılar o kadar kızgın ve öfkeliler, dedemse sakin ve huzurlu. Kardeşimle konuşma bunun üzerine başlıyor. "Herkes onun yalancı hırsız olduğunu söylüyor, vb.". 

Bu konuşma sırasında ben mekanda değildim.

İkinci düzeltme de.
Bartın'da herkes dedemi tanır ve severdi.

Halk Evleri döneminde Bartın'da oldukça renkli geçmiştir. O dönemde küçük kasabaların küçük insanarının içlerindeki cevherleri ortaya çıkartabilecekleri koşullar mevcuttu. Dedemin Bartın Halkevi'nde tiyatro oyunculuğu, yönetmenliği geçmişi de var. Özel bir gün öncesi son provaları yaparken izlemeye gelen komutan, bizde çok yetenekli bir asker var yanık sesli, bi dinle falan diyor. Abdullah Yüce askerden şarkıyla beraber dönüyor, plak yapıyor falan filan.