Friday, May 29, 2015

Plastik kullanmasak!


Abuk subuk şeyler yaparken, insana daha abuk şeyleri de yapabilirmişçesine bir güç geliyor.

Mesela geçenlerde jimnastik dersinde denge barında zıpladım. Ay yine insanlık ve kendim için manasız gereksizlikte, korku dolu bir deneyimdi. Yerden bir metre kadar yüksekte iki ayağını yan yana koyamadığın bir çubuğun üzerinde zıplamakla ne var diyeceksiniz, değil işte. Hoca ilk "hop hadi zıpla" dediğinde, içimden uçurumdan aşağı atlamamı istemişçesine kocaman bir HAAAYIIIR çığlığı koptu, bilemezsiniz.

Bilmiyorum bir önceki yazımda tavsiye etmiş olduğum TED konuşmalarını dinlediniz mi? İlk konuşma David Kelley'e aitti, "How to build your creative confidence" (yaratıcı cesaretinizi nasıl inşa edersiniz). David Kelley konuşmanın bir yerinde psikilog Albert Bandura'dan ve onun fobileri yenmek üzere uyguladığı tekniğinden bahsediyor. Tekniğin adı "rehberli/kılavuzlu ustalaşma". Yılan veya köpek fobiniz var diyelim, yanınızda bir "rehberiniz"le (terapistinizle) bir odadasınız. Terapistiniz size diyor ki, "yan odada yılan/köpek var". Panik yaşamadan bu durumu kabulleneceğiniz noktaya kadar bekliyor. Sonra gel biraz daha yakından bakalım diye sizi cesaretlendiriyor. Bir adım, bir adım. Bu arada yaşadığınız paniğin geçmesine, panik olduğunuz şeyin objesiyle alakalı bir problem olmadığını farkedinceye kadar, bütün süreç boyunca yanınızda oluyor. Sonuçta insanlar büyük korkularıyla yüzleşip, yaşadıkları paniğin odadaki yılan veya köpek yavrusundan kaynaklanmadığını farketmelerini ve aşmalarını sağlıyor.

Bu şekilde çok korktukları şeylerin üzerine gitmeleri, ve fobilerini aşmaları insanları bir şekilde hayatlarındaki diğer korkulu durumlarından da özgürleştiriyormuş. Hayatlarındaki diğer meselelerle ilgili daha az kaygı duyuyorlarmış. Daha yaratıcı oluyorlarmış. Kelley bunu yaratıcı olmadıklarına inanan insanlara küçük adımlar ve küçük başarılarla tekrar yaratma cesareti vermek üzerine kullanıyor.

Yoga da biraz böyle, asanalarla bir çok korkuyla yüzleşiyorsunuz. Kafa duruşlarında duran biri dünyasını altüst edecek şeyler yapmaya daha bir açık ve korkusuz yaklaşıyor sanki.

Bilmiyorum bu kararımın yaptığım abuk subuk korkuların yüzerine gitmekle birşeyler yaratmaya çalışmakla ilgisi var mı? Bence var biraz.

denizlerde 270 bin ton plastik yüzüyor
Yaptığım en zor şeylerden biri bu, büyük harflerle yazmam lazım.

PLASTİK KULLANMAYI BIRAKTIM. Neredeyse bir ay olacak. Şimdi diyeceksiniz, bunda korkulacak ne var. Ne kadar çok üründen vaz geçtiğimi, ne kadar çok şeyi alamaz hale geldiğimi tahmin edemezsiniz. Baştan bunu sadece kendim için düşünmüştüm, çok gereken plastik malzemeyi Tom'a aldırırım, o şimdi dondurmasından, cikletinden vaz geçemez diye düşünüyordum. Ama Tom da bu fikrimi destekledi.

Dünya bir plastik çöplüğüne dönmeden (ki aslında döndü bile) bu konuda herkes duyarlı olmalı. Almayı düşündüğünüz herşeyin plastik olmayan cam-metal-ahşap alternatifleri varsa öncelikle onları araştırın. Kullan at, ürünler yerine uzun süreli kullanabileceğiniz şeyleri seçin. Bence bu yaptığınız asana pratiğinden, meditasyondan çok daha önemli.

Bizim iki kişilik mikro bir aile olarak bile ne çok plastik tükettiğimize inanamazsınız. Üstelik market alışverişlerimizde naylon torba almamaya özen gösteriyoruz yıllardır. Yanımızda kumaş el çantaları taşıyoruz. Sırt çantama dolduruyorum. Kağıt çanta alıyoruz. En en kötüsü "yeniden üretilmiş naylon torba" alıyorduk.

Yine organik çöplerimiz için biyolojik olarak çözülebilir çöp poşeti kullanıyoruz uzun zamandır. Marketlerde buldukça sebzelerimizi bio-çözünür poşetlerde, veya kesekağıdında almaya dikkat ediyorduk. Her ne kadar fazla ağır şeyler taşımayıp hemen parçalansalar da.

Sebze meyveyi kağıt poşetlerde veya kendi kumaş torbalarıma doldurarak almaya başladım. Daha çok da organik olanları alıyorum.

Ekmeklerin poşette olanlarını tüketiyorduk. Poşette olmayan ekmeklere geçtik. Ciklet almıyoruz, onun alternatifini bulamadık. Çiğnediğiniz cikletin çok büyük bir olasılıkla plastik türevi birşey olduğunu biliyor muydunuz? Gerçi bizim almama nedenimiz plastik poşetlerde satılıyor olmasıydı. Ama yine de çiğnediğiniz ciklet çiğnemek pek sağlıklı olmayabilir.

Geçenlerde bir belgeselde seyretmeden önce ben ne olduğu üzerine düşünmemiştim. Gıda endüstrisinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkartan "Food Unwrapped" isimli İngiliz belgeselini herkese tavsiye ediyorum. (Ciklet ile ilgili bölüm ikinci sezon, 5. bölümde geçiyor. Youtube den 5. sezonu seyretmeniz mümkün Koskoca İngiltere'de doğal ciklet satan sadece bir marka bulabildiler, onun da fabrikası Finlandiya'da çıktı.)

Pirinç, bakliyat, kuruyemiş gibi şeylerin açıkta satılanlarını kese kağıdı içinde alacağım. Burada şampuan ve diğer temizlik malzemelerinin "organik/ekolojik" açıkta olanları da satılıyor, onlardan alacağız artık. Mevcut plastik şişelerimizi koruyarak. Diş macunu bir problem, onu da soda ve diğer doğal malzemelerle Tom'un bi ara yapma denemesi olmuştu.

Asıl tuvalet kağıdı bitince ne yapacağız merak ediyorum. Belki sanayi tipi dev tuvalet kağıtlarından kullanmaya başlarız. Gülmeyin, bir alternatifimiz daha var. Ay yok onu yazamıycam, vaz geçtim.

Bir iki ayrıntıyı tamamen çıkartmadık. Kutu soya, badem, yulaf sütlerinin kapakları. Onlar o şekilde yeniden dönüşüme giriyormuş.

Kendime niye bu şekilde işkence ediyorum anlamak için buradaki linki incelemenizi tavsiye ederim.

*

İnternetten bulduğum bazı tavsiyeleri paylaşmak istiyorum. Plastik kullanımını azaltmak üzerine yapabilecekleriniz  (Green Education Foundation )

1. İçeceklerinizde restorantlarda pipet kullanmayın. İlla kullanmanız gerekirse cam veya paslanmaz çelik olanları tercih edin. (Ay ne lüzumu var bardaktan içiverin işte).

2. Plastik poşet yerine kumaş el torbaları kullanın. Gerektiğinde yıkayıp tekrar kullanabilirsiniz. Bir plastik poşetin doğada çözünmesi 1000 yıl alıyor. (Biz pamuklu, amerikan bezinden torbalar kullanıyoruz. Geçenlerde gördüğüm recycle plastik şişelerden üretilmiş çok az yer kaplayan modelleri de varmış, ama tabi plastik)

3. Ciklet çiğnemeyi bırakın. Ciklet sentetik kauçuktan yani plastikten üretiliyor. 

4. Plastik poşetlerde olan ürünler yerine, şişe veya kartonda olan ürünleri tercih edin, çamaşır deterjanları mesela. 

5. Tahıl, makarna, prinç gibi ürünlerin büyük miktarda olanlarından alıp tekrar kullanılabilen poşetlerde veya kaplarda saklayın. Hem daha tasarruflu, hem gereksiz pakete para harcamamış olursunuz. 

6. Büyük alışveriş yaptığınızda, kalanları saklamak için kaplarını saklayın.

7. Yanınızda tekrar kullanılabilen su şişeleri veya muglar taşıyın. Bakınız tekrar kullanılabilen kahve kapları.

8. Restorandan artan yemekleri paket yapmasını isteyecekseniz, yanınızda kendi kaplarınızı taşıyın.

9. Çakmak yerine kibrit kullanın. Veya doldurulabilir metal çakmaklardan alın.

10. Dondurulmuş gıda almayın. Genelde hepsinin paketi plastik, karton görünenlerin içinde de plastik varmış. Böylece daha az işlenmiş gıda yemiş olurmuşsunuz. (gerçi ben dondurulmuş meyvaları çok seviyorum ama, artık evde bulunan kaplardakilerle idare edeceğiz. Galiba yüz yıl yetecek kadar buzluk saklama poşeti de var evde. Hindistan tatili boyunca buz dolabı ve dondurucuyu kapatmıştık. Döndüğünde Tom sadece buz dolabını çalıştırmış. Hala derin dondurucuyu çalıştırma ihtiyacı duymadık.

11. Plastik paketlenmiş gıda almayın, restoranlarda hazır gıda alacaksanız kendi götürdüğünüz kaplara koymasını talep ediniz. Ay ben valla ilgili linkten çevirmeye çalışıyorum. Bana da biraz abes gelen maddeler var açıkçası.

12. Manavınıza kapları plastik poşetlere değil sizin kaplarınıza koymasını isteyin (çilek, domates vb). 

13. EPA (Amerikan Çevre Koruma Ajansı)'nın hesaplarına göre, sadece ABD'de yaklaşık 3.5 milyar kilogram bebek bezi tüketiliyormuş her yıl. Kumaş bebek bezleri kullanın, karbon ayak izinizi düşürün, para tasarrufu yapın. Diyor, bu konuda çocuk sahibi olmayan biri olarak yorum yapamıyorum.

14. Plastik kutulardaki meyve sularını almak yerine kendiniz evde sıkın, veya meyve olarak tüketin. Hem daha sağlıklı, hem çevre için daha yararlı.

15. Kendi temizleme ürünlerinizi yapın, böylece daha az zehirli olur ve gereksiz plastik şişe kullanımını azaltırsınız. Bizim evde bulaşık makinesi yok. Ay zaten iki kişiyiz, ev de 36 m2, nereye koyucaz. Bulaşık deterjanlarında şöyle bir yol izliyorduk şimdiye kadar. Yeni aldığımız deterjanı 3 cm kadar boşalan şişeye dolduruyoruz, üzerini suyla doldurup daha çözünmüş bir deterjan elde ediyoruz. Tabi çevre dostu olduğunu iddia eden ürünleri seçiyoruz. "Zor kirleri" deterjanla değil, sıcak su ve bulaşık fırçasıyla temizliyoruz.

16. Öğle yemeğinizi tekrar kullanılabilen kaplarda taşıyın. Ben plastik çatal kaşık kullanmamak için sırt çantamda çatal ve kaşık taşıyorum.

17. Tek kullanımlık traş bıçakları yerine jileti değiştirilebilir modelleri seçin.

Burada da başka bir sayfa var, plastik kullanımını azaltmak ve şu anda yıllık tüketilen plastik miktarı ile ilgilli bilgiler bulabilirsiniz.

*

Hiç bir şey yapamazsanız bile, size son ricam, plastik çöplerinizi diğer çöplerden ayırın. Miktarı gözden geçirin, nasıl azaltabileceğinizi kendiniz düşünün.


Saturday, May 23, 2015

Çatlamazsam yaratıcam

Geçtiğimiz haftanın yaratıcılık ile ilgili insanı çatlatan konusu "hiç bir şey okumamak" idi.

Kendinize konsantre olacaksınız. Okumadan başka neler yapılabiliyorsa onları yapacaksınız. Müzik dinleyebilirsiniz, ev işi yapabilirsiniz, el işi yapabilirsiniz, çiçeklerin saksılarını değiştirebilirsiniz, meditasyon yapabilirsiniz gibi.

Televizyonda de abuk diziler, film izlemek gibi diğer zaman öldürücü başlıklar da yasaktı doğal olarak.

Günde üç kitap devirmiyordum (kitapları biraz kendinden kaçma aracı gibi kullananlar için bu hafta),  ama bütün boş vaktim facebook'da kim ne yapmış, ne yemiş, ne paylaşmış onlara bakmakla/okumakla geçiyordu. Facebook'u bir haftalık kapattım ben de. Bundan sonrası için kapatmaya devam da edebilirim. Henüz tam karar vermedim. Belki az bakarım. Ay bilmiyorum, bağımlılık bu bağımlılık.

Yine bu vesileyle telefonumda sürekli çalışan uygulama WhatsUp'a da veda ettim. Çok kullanmıyorum üç dört kişi var konuştuğum, Tom'da dahil. Ama sürekli bir beklenti ve kontrol halindeyim. Kapatması için Tom'dan yardım istedim. Telefonu Fince kullandığım için bazen yanlış şeyler yapabiliyorum. "İki ay sonra paralı olacakmış, napayım" dedi, bende süper pintiyimdir ya, "eh sil o zaman, parasız bir alternatif buluruz" dedim. Böylece WhatsUp tarihe karıştı. Sonradan söyledi, yıllık 89 cent mi ne istiyorlarmış.

Facebook'da olmadığım zamanlarda mail atan arkadaş sayısı iki, (oradaki yüzlerce arkadaşınızın aslında ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor galiba), ama allah sizi inandırsın Facebook günde üç kere mail atıyor, "herkes seni özledi, kaç gündür yoksun, bi geri gel" diye. Bakınız,

Facebook'a son girişinizden bu yana pek çok şey oldu. Arkadaşlarınızdan kaçırdığınız bildirimlerin bazılarını burada görebilirsiniz.
   
Pınar Pir Söderlund
      82 mesaj
      1 dürtme
      2 arkadaşlık isteği
      8 etkinlik daveti
      1 grup daveti
      5 grup güncellemesi
      51 yakın arkadaş güncellemesi
      2 etkinlik güncellemesi
      94 yeni bildirim
   
   
Facebook'u Aç
   
Bildirimleri Görün

İtiraf ediyorum, bir kere yarı yanlışlıkla açtım bir iki saniye içinde kapattım. Yukardaki mesajda gelen 82 mesaj kısmını görünce, merakıma yenik düştüm ve linke tıkladım. Ne oldu acaba, biri mi öldü diye. Kimse ölmemiş, 80 kişi de mesaj atmamış.

*

Bu haftanın kurallarını belirtirken, TV seyretmeyin ama müzik dinleyebilirsiniz diyordu. Ben de bu vaktimi konuşmalar ve webinarlar dinleyerek geçirdim. Bir takım TED konuşmaları dinledim. (Linkte son konuşma dışındakileri dinlemenizi tavsiye ederim). Bunun dışında Sir Ken Robinson'un "okulun yaratıcılığı nasıl öldürdüğü" hakkındaki konuşmasını da herkese (özellikle öğretmen ve okul çağındaki çocuk sahiplerine) tavsiye ediyorum.

Online eğitim videolarına sardım. İlgilendiğim konular, Standford Üniversitesi Fizik dersleri. BrightTalk'da Bilgi Teknolojileri Güvenliği ile ilgili iki seminer dinledim.

Sonra bir zamanlar alıp başladığım astrolog Demetra George'un 12 evi anlattığı webinarlarının bazılarının (1, 8 ve 9. evler) üzerinden geçtim.

Farkettim ki arkadaşlar, ben astrolog, hatta kahin olmak için gelmişim bu dünyaya. Hep bi Merlin'e özenmişliğim vardı zaten. Keşke herkes baksa, siz de farketseniz ne değerli bi insan olduğumu. Bir de haritamda "kuzeye göç" bile görünüyor.

Bu yaşa kadar geçip hayatının anlamını doğum haritasında bulmaya çalışmayı azıcık salakça buluyorum doğrusu. Bir de zekasını yeteneklerini de haritasına bakıp onaylatmaya çalışan tipler yok mu? Kursa giderken vardı bir arkadaş, her konuyu sürekli kendisine getiriyordu, "hocam benim merkürüm bilmem kaçıncı evde, jüpiterle sulu bir açı yapıyor olduğu için ben böyle hisli ve yetenekliyim" falan.

Astrolojinin beni çeken kısmı, bunca zaman nasıl bu konulara bakmışlar, ne tür teoriler üretmişler, ne tür uygulamalar geliştirmişler, hayatlarımızda işliyor mu gerçekten kısmı. Biraz daha büyük çerçevedeki resim. Bir de bayıldığım mitoloji kısmı var. Yani bu derin konular yerine kahve falı baksam daha çok müşteri bulurum. Napıyım ben de böyle bi tipim işte, saçma sapan bi yıldız haritasına doğmuşum ki, seviyorum böyle konuları.

Kesmedi, Bernadette Barry'nin "Medieval and Ancient Astrology" setinin üçüncü bölümünü (hayat enerjisi, uzunluğu, differentia, hyleg alcoccoden, öldüren gezegen, pars daemon) dinledim yollarda. Tabi sadece dinlemek biraz gazoz modunda oluyor, oturup ders notlarını okuyarak çalışmam lazım, önümüzdeki haftanın gündemi. Bu konuda Hakan Kırkoğlu'nun yazısı da gelecek haftanın okuma listesinde.
*
Neyse efendim sonra kendime bir oda yaptım, evin balkon kısmında. Okuma, yazma, meditasyon falan filan odası köşesi gibi birşey. Haftaya yerleşeceğim. Balkonun bir kısmına Tom raf yaptı. Gitti kendi ıncık cıncığını koydu, sonra düzenliycem bunları ben diye yerlere saçtı. Pazartesiye kadar toparlanması için vakit verdim. Yoksa bütün vidaları bi leğene doldurup rafa koyuvericem.

Balkonumuz


Facebooksuz hayat gayet verimli geçiyormuş.

SAÇLAR SAÇLAR

Helsinki'deki üç yıllık hayatımda bir ilk yaparak Fin'li kuaförlere teslim ettim güzelim saçlarımı. Çok eğlendim ve sıkıldım. Saçımı kesen kız, saçlarımın önünde azıcık kalan kına için "bu öndeki saçınızın kendi rengi mi?" diye sordu. Evet sapığım ya saçlarım kahverengi ama griye boyuyorum. "Yok yok kocamın bi dürüstlük hastalığı var, böyle daha kendimi kabul etmiş ve "neysem o" olmuş oluyormuşum. Boşver ben de anlamıyorum. Bi de beni kaybetme korkusu var, kanser olurum diye korkuyor" desem diye düşündüm. Onun yerine "Kocam zehirli kimyasallar kullanmamı istemiyor" dedim. Bir Türk kuaför olsa, "şimdi zehirsizleri var abla, organik zehirler kullanıyoruz, gel iki dakkada boyayalım" diye ısrar ederdi. 

Enseyi ve yanları aldırdım. Bir Türk kuaförün beş veya daha fazla iş çıkaracağı bir zamanda, sakin sakin ağır ağır bitirdi işini kızımız. Bir ara, "Ya güzelim sen boşver en iyisi şu makineyle yandan gir, kazı bi tarafı da işimiz çabuk bitsin" deyiverecektim. Sonra saç kurutma makinesini soğuk-ılık arası bir yere ayarlayıp böyle parmaklarıyla dalga yapmaya çalıştı ki, iki saat. Şekil kısmından sonra bitti işimiz diye sevinirken bi yarım saat daha tekrar uçlarından düzeltmeye geçti. 

Allahtan saçlarım ince telli, ve dalgalı. Kalın telli gür bir saçı kesmesi herhalde bütün gün sürer. Fön çekmeye kalkarsa, bitirmesi kesin bir hafta diyorum. Neyse sonuç Hindistan'dakinden kat be kat iyi buna da şükür.

YOGA

Yıllar oldu değil mi? Size yoga pratiğim hakkında yazı yazmıyorum. Blogun ismi de "yoga notları" kaldı. İsmini değiştirsem mi diye düşünüyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor. Varsa fikriniz yazınız lütfen.

Aştanga Yoga Okulu'na gitmeye ve orada asistanlık yapmaya devam ediyorum. 

Hocalardan "sıfır ilgi" aldığım bir dönemdeyim. Kendi kendime pratik yapıyorum gibi. Geçtiğimiz iki ay içinde bir kere Tom'la beraber pratik yaptık, o söyledi bir şeyler. O da ne kadar motive edici, "sallanma, geyik yapma, yoga yap", efendim şöyle "giysini düzeltme, terini silme, poza giricem diye on saat oyalanma, vinyasayı kaçırma". 

Biraz depresyonda gibiyim, biraz enerjisizim. Bütün bunların üzerine kapotasana ile uğraşıyorum.  Hocamın da galiba beklediği, anlamamı istediği bir şey var, ama ne henüz kavrayamadım. Bütün bu uğraşmalarımı seyrediyor, seyrediyor. Ben bu arada ya şöyle bi "ucundan tutuversen, bi iki birşey söylesen manyak karı, bak bak yine bakıyo öyle" gibi şeyler de geçiriyorum kafamdan.. sonunda yanıma geliyor "hmm iyi iyi" diyip gidiyor.

Yanlış anlaşılmasın şu ara bana yokmuşum gibi davranan hocamı, Marke, çok seviyorum. Ayrıca onun asistanlığını yapıyorum. Normal zamanda bu aklımdan geçenlerle alakası yok düşüncelerimin.

Başka da yazacak birşeyim yok. Yoga her gün en yeni şeyleri güzellikleri keşfedip yeni açılımlar yaşayıp beni uçuran bir şey değil. Böyle hissedenlere de hem hayranlık ve kıskançlıkla, hem şüpheyle yaklaşıyorum. Bence birşeyleri yanlış yapıyorlar.

*

Bu arada mini evimizin en az evimiz kadar büyük giriş holünü Tom şalaya çevirdi. Gelen geçen oluyor ama çok problem etmiyor. Sabahları kendi yogasını evin giriş holünde yapıyor. Antika binanın tipinden o kısmın tamamını sadece biz kullanıyoruz. Ben daha denemedim, yakında deneyeceğim.




Fotoğraf çekeyim diye poz vermedi. Geçen Pazar, kendi pratiğimi ve asistanlığımı yapıp eve döndüğümde onu koridorda bu halde bulunca dayanamadım. Evinin içinde yoga yapıcak alanı olan Ceren arkadaşım, kıymetini bil. 

Monday, May 18, 2015

Hindistan'da kiralık ev

Benim bütün Hindistan deneyimim Mysore şehri, Gokulam bölgesi etrafında şekilleniyor, bir de duyduklarım. Son kaldığım ev sahibem evini arkadaşlarıma tavsiye etmemi rica ettiği için yazıyorum bu yazıyı.

Hemen duyduklarımdan başlayayım. Bütün Hindistan'daki en pahallı evleri Mysore-Gokulam bölgesinde tutabilirsiniz. Motosikletle on dakika mesafede yarı fiyatına ev bulmanız mümkünmüş. Yine Goa'ya giden arkadaşların iddiası, orada daha düşük fiyata çok daha iyi konumda ev tutuluyormuş.

Son seferimde İngiliz bir arkadaşın tesadüfen evini kiraya vermek isteyen bir Hintli ile tanışmış. 2 oda, 1 salon, banyo, tuvalet, mutfak, buzdolabı, elektrikli şofben dahil, eski ama temiz bir ev için sahibi aylık 8.000 rupi istemiş. Ben ikinci ayım için ev bakarken bebek mezarı gibi, tek yataktan oluşan, mutfaksız bir odaya 15.000 rupi istendiğine şahit oldum.

TARİHÇE

Hikayemiz 2010 yılındaki ilk gidişimizde Şiva'nın gösterdiği ilk evi tutmamızla noktalanmıştı. Daha doğrusu büyük bir evin odalarını tutmuştuk. Benim kaldığım odada tuvalet-banyo mevcuttu, Canan'la beraber kullanıyorduk. Ayrıca evdeki diğer kişilerle ortak kullanabildiğimiz bir banyo-tuvalet vardı. Mutfağı kalan herkesle paylaşıyorduk. İki üç günde bir temizlikçi kadın geliyordu.

İkinci gidişimizde Prakash'ın aradığı emlakçının gösterdiği ilk evi tutmuştuk. (Prakash Sharath'ın yardımcısı, şalanın her türlü işine bakan bir arkadaş). Biz karı koca "en iyi standartlar ve en mükemmel" şeyler arayışında değiliz. Olabilir gibiyse, çok büyük bir dezavantajı yoksa kendimizi "daha bi başka türlüsü" için kasıp yormuyoruz. Tom için bir iki istisna konu var; elektronik aletler, bisiklet ve bunun gibi bir takım mekanik, elektriksel ıvırtı zıvırtı. Ömrünü bu tip şeylerin ince detaylarını inceleyip en uygununu seçmek için tüketebilir. Diyerek şikayet ve dedikodu kısmını sıkıştırtıktan sonra konuya dönelim.

Zaten dışarıdan bakıp süper beğendiğiniz evlerin bile içinde yaşamadan farkedemeyeceğiniz problemleri olabiliyor.

Bu son gidişimde her ay bir ev değiştirerek kalınabilecek evler ve özellikleri konusunda oldukça deneyim kazandım.

EV TUTARKEN DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER

Genel olarak çevre ve güvenlik koşullarını değerlendirin. Şalaya gidiş geliş kolay mı? Etrafta yoga öğrencileri mi kalıyor? Evin girişi, yabancıların evin etrafında dolanma vb. durumu nasıl. Hırsızlık konularına dikkat edin. Direk işlek cadde üzeriyse, yola yakın ayrıca gelen geçenin yıkanmış giysileri toplayıp gidebileceği bir modelde olmamasına dikkat edin. Bu model ise de bu olasılığı gözden kaçırmayın. Evin etrafının size özel olup kim olduğunu bilemediğiniz onlarca çoluk çocuğun oyun alanı olmamasına dikkat edin.

İşlek yollara çok yakın olmamasında fayda var. Gürültü açısından. Hatırlatıyorum, Hindistan'da korna çalmak sinyal vermek gibi. Hintliler arabayla sağa sola dönmeden önce sinyal vermeyi unutabilirler ama mutlaka korna çalıyorlar.

Ev sahibi, veya kiraladığınız kişi herhangi bir sorun anında erişilebilir durumda mı? Özellikle hemen alt katınızda oturuyorsa gelen geçene, giren çıkana karşı gözü açıksa çok iyi. Evinize gelen misafirler konusunda biraz gerilim yaşayabilirsiniz, ama biraz sıkılmanız genel güvenliğiniz açısından on numara.

Sanırım aklıma gelenler bunlar. Bunun dışında evin içinde böcek, kertenkele falan görebilirsiniz. Elektrikler kaldığınız bölgeye göre gidip gelebilir. Ayrıca rutubet problemine dikkat edin. Kötü yapılmış binalarda ve muson dönemi yağmurlarının neden olduğu problemli evlerden uzak durun.

FİYATLAR

Mysore'da evler genelde bir aracı üzerinden kiralanıyor. Tekil olarak evlerini, odalarını kiraya verenler de var. Fiyatlar her sezon artıyor. Fiyatları etkileyen faktörler şalaya yakınlık, ve evin büyüklüğü daha çok. 

Bizim bu yıl ilk kaldığımız büyük mavi ev (2 yatak odası, 1 banyo-tuvalet, 1 ara oda, 1 salon, 1 giriş odası -yatak odası olarak kullanılabilirdi-, büyük mutfak, 1 çamaşır makinesi odası, 1 hint tuvaleti -alaturka, çamaşır makinesi, buzdolabı, wifi) aylık 25.000 rupi idi. İlk tutulduğunda çok kötü durumda pis olduğu için biraz ucuza verdiklerini düşünüyorum. 

İkinci kaldığım ev küçücük bir odacık, içinde mutfak tezgahı, buzdolabı ve gömmedolap vardı ve banyo tuvaleti olan bir teras katıydı. 12.000 rupi.

Bir arkadaşım biraz daha uzakta yeni yapılmış temiz bir çatı katı odasını, benim kaldığımdan daha geniş ve güzeldi sadece şalaya 15-20 dk. yürüme mesafesinde ve çok işlek bir caddenin yakınında olduğu için 10.000 rupi'ye bulabilmiş.

Benim son kaldığım ev temiz, güvenli, şalaya çok yakın, iki yatak, elbise dolabı, buzdolabı, masa sandaye ile 12.000 rupi idi. Bir eksiği wifi olmaması. 

*


Şimdiye kadar kaldığım bütün evler içinde bu size anlatacağım evi sevdim.

Hatta Tom ile ilk ay fantazi yürüyüşleri yaparken seçtiğimiz bir evdi. "Fantazi yürüyüşü" şöyle oluyor. Herşeyi bırakıp Mysore'a yerleşecekmişiz gibi, veya bir sonraki gelişimize kesin bir ev alacakmışız gibi, veya piyangodan çok büyük para çıkmış gibi sokak sokak dolanıp evlere bakıp "bunu alalım", "bunu düşünelim", "bu güzel ama şurası şöyle, olmaz" diye evlere bakıyoruz. Bu yürüyüşlerimiz sırasında güzel bahçesinden dolayı ilgimizi çekmişti, bunu alalım mutlaka demiştik.

Eğer Mysore'a gidecekseniz, boşsa kesinlikle tavsiye ederim. Şubat-Mart ayları azcık sıcak oluyor, o kadar kusur kadı kızında da olur. Benim için çok uygundu. Zaten güneşe ve ışığa hasret kalmışım bu kuzey diyarlarında.











Teras - benden önceki kiracı hamak kurmuş
Bu evin ev sahipleri yanda giriş katında oturuyorlar. Evin etrafında nefis bir bahçesi var. Ev sahibesi çiçekleri çok seviyor. Pratikten sonra dinlenirken, mis gibi çiçek kokularıyla, bülbül sesleriyle uyanmak bana çok iyi geldi. Ev işlek olmayan sakin yollardan birinde. Gün içinde sebze-meyveciler, çiçekçiler geçiyor. Bir seslenmenizle kapınızdalar. İsterseniz eve süt servisi de var. (Ben sütçü kullanmadım).



Bu yukarıda gördüğünüz arkadaş, tepeli arap/hint bülbülü imiş. Ben kendisini bülbüle benzetemedim ama araştırınca öğrendim.








Ev sahibesi her gün birbirinden güzel rangoliler çiziyor. İsterseniz size de nasıl yapacağnızı öğretiyor. Ben de üşenmedim her gün fotoğrafını çektim. En güzellerinden bazılarını paylaşıyorum aşağıda.

Ayrıca evin bir diğer hoş tarafı, ev sahibesi biyolog doktor. Her konudaki Hint adetleri gelenek göreneklerinden nereden ne alınır konusunda kendisine sorabilirsiniz.





Bana ayrılırken tulsi fidesi bile verdiler. Fidelerin bir iki tanesini İstanbul'da dayıma bıraktım. Ondakilerin yaşadığını ümit ediyorum. Buraya üç tane getirdim. İki tanesi biraz fazla hırpalanmıştı. Üçüncüsü tam yaprak verdi, dikeyim artık tutar bu artık derken soğuktan donduverdi. 

Ama enteresan birşey oldu sonradan. Bunları bir kavanoz Hindistan toprağı içinde getirmiştim. O kavanoz ağzı kapalı pencerenin önünde duruyordu. Şimdi o kavanozun içinde kendiliğinden büyümüş minik bir bahçem var. 

*

Gitmeyi düşünürseniz ve özellikle tek kişi kalacaksanız bu ev her bakımdan çok uygun. Daha fazla sorunuz olursa bana da yazabilirsiniz. Ev sahibiyle doğrudan bağlantıya da geçebilirsiniz. 

Prathibha : prathibhadv@gmail.com 



Tuesday, May 12, 2015

Yaratıcılık II - diğer şeyler

El işleri ile başlayan maceram bir arkadaşımın tavsiye ettiği Julia Cameron tarafından yazılmış The Artist's Way isimli kitabıyla devam etti. Kitap Türkçeye Sanatçının Yolu olarak çevrilmiş. Ben aynı yazarın sanırım on yıl kadar önce, "İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin" adlı kitabına başlamış, sonra daha doğru bir zamanda tekrar başlamak üzere, tamamlayamadan bırakmıştım.

Bu yeni kitap ilk kitaba benziyor. Üç aylık bir dönem için haftalık belli odak konuları ve ödevler veriliyor kitapta. En önemli, daha doğrusu değişmeyen iki ödev,

  • uyanır uyanmaz bir deftere 3 sayfa yazmak, her gün
  • yalnız (aslında yalnız değil, içinizdeki sanatçıyla beraber) yirmi dakikalık yürüyüşlere çıkmak, haftada bir
Bunları mutlaka yapıyorsunuz. Sonra diğer ödevler geliyor. 

Benim açımdan uyanır uyanmaz üç sayfa yazmak biraz zorlayıcı oldu. Bir kere deftere uzun yazılar yazmayı unutmuşum. İkinci gün bilgisayara geçtim. Ama galiba deftere yazsam daha kolay ve mantıklı olacaktı. Bana koymaz diyip sayfayı arial 11 fonta ayarladım. Hatta öyle bi özgüven varmış ki bende baştan arial 9'a ayarlamıştım. Yaz yaz sayfa bitmeyince fontu büyüttüm, ama harfler biraz daha büyük olsa daha iyi olacakmış. Sabah sabah daha az saçmalayacaktım. 

*
İlk hafta çok enteresan geçti. 

Kendime astroloji işlerimi tanıtır bir broşür hazırladım. Çok büyük şeylere açılmıyorum, sadece doğum haritası yorumlaması gibi bir şey. Gerçi ilk hazırladığım ilan solcu gençlerin dağıttığı el ilanlarına benziyor. Niyeyse böyle "hayatınızın anlamı burada", "bütün sorularınızın cevabı" gibi gibi uçuşlar yapmak yerine sade ve basit birşey istediğim için, insanları bana para vermeye ikna edemedim henüz. 

Ama başlangıç başlangıçtır. Sonraki hafta bu mini deneme için dijital reklamcı/marketingci bir arkadaşımın (Ceren hanfendi) kafasını şişirdim. Güzel tavsiyeler verdi ama henüz üzerinde kafa yorup devamını getiremedim.

Sonra Hindistan'da kaldığım ev sahibimin ricasıyla onun için bir ev ilanı yaptım. Bir sonraki yazıda paylaşırım sizinle.

*
Bitmedi, aklıma süper bi yoga ürünü gelmişti. Böyle bir ürün geliştirmesi için Manduka'ya mail attım.

Manduka ile yazışmam "ömür boyu garantili" eskiyen matım ile ilgili başlamıştı. Parantez açayım, pratik nedeniyle üstü soyulan  matınızı fotoğraflarını, nerden aldınız, ne kadar zamandır kullanıyorsunuz vb. bilgilerle birlikte e-posta atarsanız, ücretsiz yeni mat gönderiyorlar. Gayet memnundum eski matımdan, beş yıl hemen her gün kullandım sadece ayakların ellerin durduğu kısım çok hafif soyulmuştu. Değiştirmeyi kabul ettiler, şimdi yeni bir matım var.

Bu ürün fikrime cevap vermeseler, ben üretip satsam mı acaba diye düşünmeye başlamıştım. Çok sevindiklerini ürün departmanına yönlendirdiklerini falan gibi bir cevap alınca üzerine gitmedim. 

Sonradan duyduğum bir arkadaşımın eşinin yaptığı bir iş var. Gündelik kullanılan ürünlerin daha güzel, daha kullanışlı modellerini düşünüyor, tasarlatıyor, sonra ürettiriyor ve satıcıya hazır ürünle gidiyormuş.

Kendime bir tasarımcı bulup kafamdaki modeli ürettirip bakın böyle birşey diye Manduka'ya sattırsam.. ay allaam ne fantaziler var bende. 

*
Bitmedi. 

Bu yaptığım muhteşem bir şey. 

İlk haftanın ödevleri arasında kendine beş fantazi meslek seç ve o hafta ona göre birşeyler yap gibi bir ödev vardı. Keşiş, fizikçi, dansçı, astronot, dalgıç.. neyse artık olmak istediğin, sana enteresan gelen bir meslek seçiyorsun. Sonra o konu üzerine okumak olabilir, film seyretmek olabilir, bir şeyler yapıyorsun. Keşiş seçtiysen, işte bir gün meditasyon yapmak olabilir. Dalgıç seçtiysen şehir akvaryumunu gezmek olabilir, dalış kursuna gitmek olabilir, su altı ile ilgili bir kitap okumak olabilir. Kişiye ve yaratıcılığına kalmış. 

Ben de jimnastikçi olmayı seçmiştim. Sonra acaba dedim Tom'a büyükler için jimnastik kursları var mıdır? Bir tane bulduk. Kayıt oldum. Ve de başladım. İlk gün benimle beraber Tom'da gelmişti. Antrenör "denemek için sen de gelebilirsin" diyince Tom da yanındaki yoga kıyafetleriyle, yarı çıplak (don, atlet) katıldı derse. 

Ya sizi bilmiyorum ama küçükken bizim evde olimpiyatlar, jimnastik yarışmaları, buz pateni falan mutlaka seyredilirdi. Yine sizi bilmiyorum, ama bizim mahalledeki her çocuğun içinde biraz balerin, biraz buz patenci, jimnastikçi olmak gibi hayaller vardı. Yine herhalde bizim kuşaktan herkes Katerina Witt, Nadia Comenaci falan duymuştur. 




Raija Koivisto-Jalonen
Küçükken bi koltuğa kıvrılayım, kitabıma gömüleyim yeterdi bana. Ama yine buzda şöyle salınmak o çubuklar arasında uçmak fikri hoşuma giderdi. Ama geçiniz İstanbul'u, yaşadığımız küçük şehirde kardeşimle yapabildiğimiz tek şey kaldırım kenarlarında denge çubuğundaymış gibi yürümek ve dört yılda bir olimpiyatları seyretmek oldu.

Ama kader ağlarını benim için kırkından sonrasına örmüş sayın seyirciler.

Nasıl eğlendim, korktum, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım anlatamam.

Bizim antrenör, anne tadında tombik bir kadın. Bakınız fotoğrafını buldum koyuyorum. Neyse bu kadının sınıf nasıl yerlerde sürünürken manyak karın kası gerektiren hareketleri terlemeden gösterdiğini, biz acılar içinde kıvranırken bize nasıl güldüğünü görmeniz lazım.

İki tanesini anlatayım mesela. 
Halıya oturun (ki poponuz acımasın), bacaklarınızı iki yana açın (açabildiğiniz kadar), ayak uçlarını balerin bacağı gibi yapıp, düm düz bir şekilde ayakları yerden 5 cm yukarı kaldırın (on nefes), çok yukarı kaldırmıyorsunuz ki karnınınız yansın. Bu arada elinizi öne doğru uzatıyorsunuz, yerden destek almak yok. Sonra iki bacak hala yerden yukardayken birini biraz daha yukarı indirip kaldırmaya başlıyorsunuz on kere, sonra öbürü (ayaklar hala hiç yere değmedi, eller de), en son da iki ayağı yukarı kaldırıp indiriyorsunuz ona kadar sayarak, sonra ayaklar tekrar yerden 5 cm yukarıda on nefes kalıyorsunuz.

Bu sefer kaygan bi zemin olsun, parke falan olabilir, ayaklarınızın aldına bir havlu koyun (ya da yerde kolay kayacak bir şey) sırt üstü yatıp köprü pozuna gelin (omuzlar yerde, popo havada) iki ayak birleşik havlunun üzerinde. Sonra yavaşça havluyu ileri doğru kaydırın ayaklar düzleşecek, ama popo yere değmeyecek. Sonra tekrar yavaşça ayaklarınızı karnınıza doğru çekin. (5 idare eder, 10 iyi, maksimum 15 kere). Deneyip ertesi gün ağlamayın bana ama.

Sonradan öğrendim, bu şirin teyze Fin Olimpiyat Takımı'nın antrenörlüğünü yapıyormuş aynı zamanda. Bizden önceki gruptaki minnoş kızımız Finlandiya bronz madalya sahibiymiş. Neyse bizim madalya hevesimiz yok, derdimiz kendimizi eğlendirmek. Minicik bebelerin oturduğu yerde bacaklarını iki yana açıp ellerinin üzerinde yükselip ordan el duruşuna geçmelerini görmek, kendiniz yapamasanız da, kafanızdaki "ay ne mümkün bunu yapmak" fikrinin kırılmasını sağlıyor.

Şu vakte kadar yoga yapmış olmanın büyük faydalarını da gördüm. Herhalde bir beş yıl önce ısınma sırasında daha az nefes nefese kalırdım, ama sonradan yaptığımız pozları hayatta yapamazdım.

İlk derste ısınmayı tripod kafa duruşu ile bitirdik. Ama bildiğiniz gibi değil, hoca sayıyor BİR kafayı yerleştir, İKİİ ayakları karna çek, ÜÇÇ ayaklar havaya, DÖRT ayaklar karna, BEŞŞ ayaklar yere.. devam İKİİİ ayaklar karna.. böyle bi beş kez yaptık. Sonra BİİİR ayakları yana aç, İKİ ayakları havaya kaldır, ÜÇ ayakları indir.. hepsinin arası bir nefes, bilemedin iki nefes durarak. Daha ne oldum napıyorum demeden paldır küldür gidiveriyor.

(meraklısı için tripod kafa duruşu, tabi biz böyle ağır ağır değil, yukarıda saydığım gibi komando tadında yaptık, ikincisi için bacaklar iki yana açık, yukarda birleştir, inerken tekrar aç şeklinde)

İlk dersin devamı trambolinde zıplayarak (dünyanın en eğlenceli şeyi, eviniz bahçeniz uygun ortamınız varsa mutlaka edinin) nasıl olduğunu anlayamadan ellerin üzerinde yükselip mindere takla atarak geçti.

Dersin ikinci yarısında denge çubuğunda çalıştık. Benim gibi yükseklik korkusu olan, dengesiz biri için o çubuğun üzerinde durmak bile nasıl korkutucuydu anlatamam. "Öldüm, ölüyorum, allah belamı verdi işte" şeklinde küfrederekten çubuğun ucuna kadar yürümeyi başardım. İkinci tur çubuğun ucunda geri geri yürümekti. Ona cesaret edemeyip bi tur daha düz ayak ucunda yükselip yürümeyi tekrarladım. Üçüncü çalışma iki adım düz, dön iki adım geri geri, sonra tekrar dön iki adım düz.. yürümekti. Bu sefer "eh geri geri yürüyeyim bari" dedim, düşündüğüm kadar zor değilmiş. Fakat sonunu farketmeyip geri geri yere çakılırsam gibi bi korku geldi. Öyle bişey olmuyor tabi, salak değilseniz, korktuğunuzla kalıyorsunuz.

Dördüncü tur "ayağı düz öne kaldır, indir, adım at, öbür ayak" şeklindeydi bunu da bir şekil yaptım. Daha sonraki, "ayağı düz öne kaldır, oradan geriye alırken öne doğru eğil, tekrar doğrul ayağı yana doğru aç ve adımı tamamla" yarıya kadar fena gitmedi. Daha sonra "adım at, elleri çubuğa koy, mini adım tekrar doğrul"du.. bu beni aştı, eğilip kalkarken süper dengesizleşiyorum. Sonuncusu "çubuğun üzerinde emekler gibi ilerleme" de inanılmaz zor geldi.

Kambersiz düğün olur mu? Tom benim yanımda olduğu için, denge çubuğundaki tek erkek olma şansını kazandı. Denge  çubuğundaki bütün hareketleri on numara başarıyla tamamladı: denge, zihin sakinliği ve konsantrasyonun büyük uyumu. Benimle karşılaştırıldığında tabi.

Bu arada yogadan bir arkadaş da vardı. Meğer eski jimnastikçiymiş. Geçen kış başlamış tekrar. Çok eğleniyormuş. Jimnastiğin çok yönlülüğü ve çalışmaları çok hoşuna gidiyormuş.

İkinci gidişimizde, ısınma çalışmasının sonunu el duruşuyla bağladık. Hayatımda ilk defa el duruşunda durdum. Lise yıllarında beden öğretmenimle, "şu bileklerin inceliğini görmüyor musunuz? el duruşunda durmam imkansız kusura bakmayın" diye tartıştığımı ve denemediğimi bile hatırlıyorum. Nasıl olduysa burada pat diye kalktım. Değişik el duruşu çalışmalarının sonuncusu jimnastik pisti boyunca eller üzerinde yürümekti. Tom ve yukarıdaki fotoğrafını gördüğünüz tatlı-sert antrenörün yardımıyla ellerim üzerinde bütün pist boyunca yürüdüm. İnanılmaz.

Sonra zıplama minderi üzerinde zıplayarak ilerle ilerle, son adımda el duruşuna çıkarak takla at mindere düş.. sonra, koş koş koş zıpla, havada takla at mindere düş.. çalışmalarıyla bitti.

Hayat öyle toz pembe değil her zaman, biliyorsunuz. Her eğlencenin arkasından biraz göz yaşı geliyor. Bu kadar eğlencenin sonu da, ertesi gün sızım sızım kas ağrısı. Karın kaslarım, bacaklarım, el duruşu ve öncesindeki egzersizler yüzünden omuzlarım, atlamalar sıçramalardan her tarafım ağrıyor. Ama eğleniyor muyuz, eğleniyoruz.

Bu çalışmanın yoga ile falan bir alakası yok. Değişik korkular ile yüzleşme ve değişik deneyimler diyebilirim. Haftada bir, iki saatlik bir çalışmayla jimnastikçi falan olmayacağım. Bu yaptığım şeylerin yoga pratiğimi geliştireceğini veya gerileteceğini de düşünmüyorum.

*
Bu takip ettiğim kitapta da diyor her haftanız, her gününüzde aynı performansı gösteremezsiniz diye. İkinci hafta içimdeki sanatçı yattı diyebilirim. Önce doğum günü bunalımına girdim. Genelde on yaşımdan beri başıma gelir. Bir yıl daha geçti elde ne var, ne yaptım ne ettim şeklinde.  

Sonra büyük bir organizasyon başarısı göstererek Finli yogi arkadaşları kahvaltıya çağırmıştım haftasonu. Köşe bucak temizlik, alışveriş, pasta börek yapma oldukça vaktimi aldı. Bütün bu uğraşların sonucu, gele gele bir kişi geldi. Ama temiz bir ev ve bir sürü yemek bize kaldı.

*
Şimdi kitabın üçüncü haftasındanyım. Bakalım bu hafta neler çıkacak. 

Ödevler şöyle.. çocukluk odanızı tarif ediniz, en sevdiğiniz şey neydi odanızda? Çocukken kendinizde sevdiğiniz beş özelliğinizi tarif edin. Çocukken başardığınız beş şeyi sayın. Size zarar veren alışkanlıklarınızdan üç tanesini söyleyin (hoşlanmasanız da tv seyretmek / içinizi sıkan arkadaşlarla görüşmeyi sürdürmek, sigara içmek, yapacak daha iyi şeyler varken kendini yemeğe vurmak gibi) Bu alışkanlıkların ne gibi faydası olabilir size? Sizi besleyen (yeterliliklerinizi ve yapabilecekleriniz konusunda sizi destekleyen demek istiyor) üç arkadaşınızı sayınız, yaptıkları hangi özellikler size iyi geliyor?.. diye uzuyor liste.

Yine çok uzattım. 






Tuesday, May 5, 2015

Yaratıcılık I - el işleri

Mysore'da kaldığım ikinci ay ortalarında medyum birini ziyaret ettim. Benim özel bir niyetim yoktu, ama çok tavsiye ettiler. Böyle şeylerden para kazanmaya çalışan, üzerine bir de yoga yapan insanları desteklemek lazım diye düşündüğümden, sıfır beklentiyle randevu aldım.

Angelika Anagnostou, KPJAYI açık olduğu dönemde tam zamanlı olarak Mysore şehrinde yaşayıp Sharath ile çalışan Yunan bir arkadaş.  Linkten kendisiyle ilgili bilgi edinebilirsiniz. (Aldığım bir duyuma göre 3-4 Haziran'da Yoga Şala'ya gelecekmiş, ama malesef henüz takvime girmemiş). Eğer uyarsa kendisini görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Bana önce "Sezgisel Okuma", sonrasında bir de "Spritüel Tepki Tedavisi" yaptı. Okuma kısmında bir saat boyunca hiç durmadan konuştu. Hayatımla ilgili bir çok şeyi bildiğini söyleyebilirim.

Özet geçeyim; yaratıcılık kaynaklarımın yüzde yirmisini kullanıyormuşum, bir şekilde içimdeki potansiyeli hayata geçirmem lazımmış, biraz rölantide yaşıyormuşum. İnsanlara içimdeki ışığı göstermem falan gerekiyormuş, ve ışığımdan insanların yararlanmasını sağlamam lazımmış. Bu arada içimde çok acaip bi ışık varmış, ama belki çok yakınımdakilere gösteriyormuşum. Bilmiyorum siz ışığımı farkettiniz mi?

Tedavi kısmı başka bir seanstı, tam anlamadım ne yaptığını, çok acayip bir şeydi. Bir takım blokajlarımı kaldırdı. Hemen ertesi günü "paşasana" pozunu almam tedavinin sonucu mu, yoksa artık öyle mi denk geldi, allah bilir. Fakat bu çalışmalardan sonra içimde bir şeyler yapmaya ve üretmeye dair bir şey tetiklendi.

Olaya Mysore'da aldığım tığ, yün, kumaş gibi şeylerle el işleriyle başladım, bir takım örtüler diktim, çok lazımmış gibi bardak altları falan ördüm.

*
Döndüğümde de bu birşeyler yapma hevesi devam etti. Aslında bu üretme işini bir an evvel para kazanacağım bir yola kanalize etsem çok daha mutlu olacağım. Ama malesef çok acele edemiyorum. Acele etsem ne yaparım daha onu da bilmiyorum henüz.

Yaratıcılık yolculuğuma kendim için büyük, insanlık için anlamsız bir adımla başladım. Gülmeyin, boyama kitabı aldım. Evet evet, yanlış duymadınız. Büyükler için hazırlanmış Esrarengiz Bahçe isminde bir boyama kitabı. Kitaptan bir şekilde şu sayfadan haberdar oldum. Saatlerce oturup boyamıyorum, ama ne zaman elime alsam çok keyif alıyorum. Liseyi bittikten sonra resim malzemelerine bir daha elimi sürmemiştim.
*

Nasıl bir motivasyon geldiyse artık, iki yıl önce başadığım "yoga çantası"nı bitirdim. Tom "bi de budist keşiş çantası yap bari, tam öğrenci ol" demesi üzerine bir çanta daha yaptım. Dalga geçmek için mi demişti, ciddi miydi bilemiyorum. Ama fikir babası olarak dikiş makinesi işi Tom'a çakıldı.

Keşiş çantası çok basit ve kullanışlı birşeymiş. kumaşı yanda gördüğünüz gibi kesiyorsunuz.

Budist Keşiş Çantası
Dikiş makinesi kullanma konusunda biraz özürlüyüm ben. Hep annemin suçu. Her tür el işi ıvır zıvırını öğretip, "hadi canınız sıkılmasın" diye elimize tutuşturan annem, dikiş makinesine yaklaşmamıza izin vermezdi.

İçine bir de astar kestim, sülflesini yaptım, dikilecek yerlerini teğelledim, iğneledim. Yani dikiş dikmeyi iyi bilen birinin beş dakikada bitireceği bir iş kaldı. Makine karşısına geçince biraz tırstım. Dikiş dikmek meğer Tom'un çocukluk hobisiymiş.

Dedim madem deneyimin var, sen geç, ben direktif vereyim. Şimdiye kadar hep leb demeden leblebiyi anlayan profesyonellerle çalışmışım ben. Tom biraz amatör çıktı. İnsanın annesinin terzi olunca, benzer yarışcak birini bulmak kolay değil. Elbisemizin kumaşını  seçip, modelini çizip tam istediğimiz şeyi giyme lüksümüz oldu her zaman.

Tom astarı nasıl ekleyeceğini anlamayıp stres yaşarken
Çantayı dikmek için Elli'ye gittik. İyi ki gitmişiz, yoksa Tom tek başına yapamayacakmış. Elli yol yöntem gösterdi. Tom'un bitirmesi iki gün sürdü. Bir de benim dizginlenemez yaratıcılığımla çantanın içine astar kaplama olayında zorlandı.

Neyse Tom istediğim profesyonellikte çıkmasa da iyi iş çıkardı.

Ve mutlu son!
*

Çantayı kestikten sonra, bir de kese yapma işine girdim. Baştan kendim için "mala kesesi" (ay işte bildiğiniz, içine tesbih koyduğunuz kese) yapayım diyordum. Ben kendine bir şeyler yapma konusunda çok iyi değilim. Bir şekilde kendim için olunca sıkılıveriyorum. Başkasına daha bir gazla yapıyorum. Neyse kütüphaneden almış olduğum bir kitaptan bulduğum bir modeli işlemeye karar verdim. Ve sonuç..



Kitaptaki model



Ve sonuç
Bunu bir arkadaşım için yaptım. Şimdi kitaptaki resme bakıp ne alaka demeyin, aradaki fark benim yaratıcılığım oldu. Bu kumaşın malzemesi delik açmak için çok uygun değildi. Renkleri de arkadaşım seçti.

Sonra kardeşim ve Elli'de çok beğendiler. Ama onlar, daha orjinaline yakın bir şey istedi. Şimdi onlar için yeni modele başladım.

Bir şekil "mala kesesi yapma" gibi bir işe soyunup para kazanabilir miyim acaba?

Merak edip siz de yapmak isterseniz, bu yaptığım işin adı Hardanger, kütüphaneden aldığım kitabı da Jill Carter yazmış.

*

Görüşmeyeli yaptıklarım sadece bunlar değil.

Bir de kaşkol ördüm. Çok şirin bir dükkan buldum. Alt katında yün satılıyor, üst katında minik bir masa çay sehpası ve koltuklar koymuş, orada da örgü kursları düzenliyor. Bu dükkanı geçerken pek beğenmiştim. Yolumun oradan geçtiği bir gün dayanamadım girdim. Elde yapılmış yünleri görünce de dayanamadım aldım.

Kendime diye başlamıştım, sonra Tom'a hediye ettim. Neyse ki, vegan olmasına rağmen hediye olunca, ses çıkartmadan kabul ediyor. Benim veganlık sınırlarımda koyun yünü kullanılabilir. Öyle kaz tüyü falan kullanılmasına karşıyım ama, zavallı koyuncukların yünlerini kesmek gerekiyor.

Ama bu dükkanda kullanılmış malzemeden yapılmış bir takım başka yünler buldum. Bu malzemeden çanta, paspas gibi şeyler örülüyormuş. Hatta eylülde kursu olacakmış. Bir sonraki sefer onlardan alacağım.


Şimdi size el işlerinin beyni çalıştıran, konsantrasyonu artıran, zihni sakinleştiren etkilerini anlatmayayım. Üzerine bir de çeşitli zararlı alışkanlıklardan uzaklaştıran bir tarafı var. Televizyon seyrederken atıştıramıyorsunuz, sigara içemiyorsunuz, facebook'da zaman geçiremiyorsunuz, hatta televizyon bile fazla ilginizi çekmiyor. Üzerine bir şeyler ortaya çıkartmış oluyorsunuz.

Size de bir takım el işlerine başlamanızı tavsiye ederim. Ben yapabiliyorsam herkes yapar, öyle diyim.

Çok uzattım, yaptıklarım daha bitmedi, yazının devamı gelecek...

Tuesday, April 7, 2015

Yoga çantası yapmak

Aşağıda göreceğiniz mat çantasını yapmak toplamda dört gününüzü alıyor, fakat ben bunu iki yıl, beş ay, dört günde yayarak bitirmeyi başardım. Neyse sonuca bakalım, sonuçta bitti.

Helsinki'ye ilk geldiğim zaman başlamıştım mat çantası yapmaya. Burada herkes bir çeşit el işi olaylarında başarılı. Herkes örgü örüyor, dikiş dikiyor. Bir iki arkadaşta gördüğüm el yapımı çantadan gaza geldim, "ben de yaparım, neyim eksik" diyerek başladım. Annem hep der, "istesen her şeyi benden iyi yaparsın, yeter ki canın istesin, işte canını istetmek biraz zor" diye.

Sonra kalın kumaşa elle fermuar dikme ve nakış süs kısımlarında feci bayarak attım bir kenara, şu son iki günde de bitirdim.

Malzemeler şöyle, kumaş, yün, tığ ve kalın iğne. Dikiş makinem olmadığı için tamamen el üretimi bir çanta oldu. Ölçü olarak yaklaşık diyorum ben daha çok kumaşın çizgilerine uygun olarak kestim. Kumaş olarak %50 indirimde son metreleri kalmış kaplama kumaşı aldım. Son parçayı aldığım için çok ucuza geldi. Ama kaplama kumaşını elde dikmek biraz zor oldu, parmaklarım acıdı.

Model olarak tepeten matı sokmalı değil de fermuarlı ortadan açılan ve omuzda çapraz taşınan model çantalar daha kullanışlı bence. Tepeden matı soktuğunuz modelleri yapmak çok daha kolay olabilir. Ama mat dışındaki malzemeler için ayrı çanta gerektiriyor. Bir de benim bir tane vardı ağzı büzülen, büzgü yerinde kocaman boncuk geçirilmiş ip olan bir model. Omzuma atarken o boncuğa nasıl bir ivme veriyorsam, kaşıma çtonk diye çarptırıp yogaya küfürle başlayıp, küfürle bitiriyordum o çantayı her kullandığımda.

Çantayı biraz büyükçe yapmayı tercih ettim. İçine mat, kilim, havlu ve kıyafetler de bi köşesinden sığsın diye.

2 parça 75cm x 35 cm dörtgen
2 parça yaklaşık 20 cm yuvarlak
fermuar, tığ, iğne, pamuk yumak

Yuvarlağı yapmak için tencere kapağı vs. kullanabilirsiniz, ben nihale kullandım. Kestiğim parçaları el ile sülfle, daha sonra tığ ile kenarlarını yapma, fermuarı dikme (kalın kumaş olunca tam işkence oluyor), çantanın altına desen süsleme, sapını yapma ve birleştirme.










Deseni Tom çizdi. Kalın kumaşa işlerken baya bir içim darlandı. Ama sonuçta şirin birşey oldu. Yukarıdaki fotoğraflar olaya ilk başladığım iki günlük çalışma.

Devamı olan iki günün sonuçları ise aşağıda.





Ve de sonuç,








Evde mat olmadığı için kilim ile demomuzu yaptık.