Monday, May 18, 2015

Hindistan'da kiralık ev

Benim bütün Hindistan deneyimim Mysore şehri, Gokulam bölgesi etrafında şekilleniyor, bir de duyduklarım. Son kaldığım ev sahibem evini arkadaşlarıma tavsiye etmemi rica ettiği için yazıyorum bu yazıyı.

Hemen duyduklarımdan başlayayım. Bütün Hindistan'daki en pahallı evleri Mysore-Gokulam bölgesinde tutabilirsiniz. Motosikletle on dakika mesafede yarı fiyatına ev bulmanız mümkünmüş. Yine Goa'ya giden arkadaşların iddiası, orada daha düşük fiyata çok daha iyi konumda ev tutuluyormuş.

Son seferimde İngiliz bir arkadaşın tesadüfen evini kiraya vermek isteyen bir Hintli ile tanışmış. 2 oda, 1 salon, banyo, tuvalet, mutfak, buzdolabı, elektrikli şofben dahil, eski ama temiz bir ev için sahibi aylık 8.000 rupi istemiş. Ben ikinci ayım için ev bakarken bebek mezarı gibi, tek yataktan oluşan, mutfaksız bir odaya 15.000 rupi istendiğine şahit oldum.

TARİHÇE

Hikayemiz 2010 yılındaki ilk gidişimizde Şiva'nın gösterdiği ilk evi tutmamızla noktalanmıştı. Daha doğrusu büyük bir evin odalarını tutmuştuk. Benim kaldığım odada tuvalet-banyo mevcuttu, Canan'la beraber kullanıyorduk. Ayrıca evdeki diğer kişilerle ortak kullanabildiğimiz bir banyo-tuvalet vardı. Mutfağı kalan herkesle paylaşıyorduk. İki üç günde bir temizlikçi kadın geliyordu.

İkinci gidişimizde Prakash'ın aradığı emlakçının gösterdiği ilk evi tutmuştuk. (Prakash Sharath'ın yardımcısı, şalanın her türlü işine bakan bir arkadaş). Biz karı koca "en iyi standartlar ve en mükemmel" şeyler arayışında değiliz. Olabilir gibiyse, çok büyük bir dezavantajı yoksa kendimizi "daha bi başka türlüsü" için kasıp yormuyoruz. Tom için bir iki istisna konu var; elektronik aletler, bisiklet ve bunun gibi bir takım mekanik, elektriksel ıvırtı zıvırtı. Ömrünü bu tip şeylerin ince detaylarını inceleyip en uygununu seçmek için tüketebilir. Diyerek şikayet ve dedikodu kısmını sıkıştırtıktan sonra konuya dönelim.

Zaten dışarıdan bakıp süper beğendiğiniz evlerin bile içinde yaşamadan farkedemeyeceğiniz problemleri olabiliyor.

Bu son gidişimde her ay bir ev değiştirerek kalınabilecek evler ve özellikleri konusunda oldukça deneyim kazandım.

EV TUTARKEN DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER

Genel olarak çevre ve güvenlik koşullarını değerlendirin. Şalaya gidiş geliş kolay mı? Etrafta yoga öğrencileri mi kalıyor? Evin girişi, yabancıların evin etrafında dolanma vb. durumu nasıl. Hırsızlık konularına dikkat edin. Direk işlek cadde üzeriyse, yola yakın ayrıca gelen geçenin yıkanmış giysileri toplayıp gidebileceği bir modelde olmamasına dikkat edin. Bu model ise de bu olasılığı gözden kaçırmayın. Evin etrafının size özel olup kim olduğunu bilemediğiniz onlarca çoluk çocuğun oyun alanı olmamasına dikkat edin.

İşlek yollara çok yakın olmamasında fayda var. Gürültü açısından. Hatırlatıyorum, Hindistan'da korna çalmak sinyal vermek gibi. Hintliler arabayla sağa sola dönmeden önce sinyal vermeyi unutabilirler ama mutlaka korna çalıyorlar.

Ev sahibi, veya kiraladığınız kişi herhangi bir sorun anında erişilebilir durumda mı? Özellikle hemen alt katınızda oturuyorsa gelen geçene, giren çıkana karşı gözü açıksa çok iyi. Evinize gelen misafirler konusunda biraz gerilim yaşayabilirsiniz, ama biraz sıkılmanız genel güvenliğiniz açısından on numara.

Sanırım aklıma gelenler bunlar. Bunun dışında evin içinde böcek, kertenkele falan görebilirsiniz. Elektrikler kaldığınız bölgeye göre gidip gelebilir. Ayrıca rutubet problemine dikkat edin. Kötü yapılmış binalarda ve muson dönemi yağmurlarının neden olduğu problemli evlerden uzak durun.

FİYATLAR

Mysore'da evler genelde bir aracı üzerinden kiralanıyor. Tekil olarak evlerini, odalarını kiraya verenler de var. Fiyatlar her sezon artıyor. Fiyatları etkileyen faktörler şalaya yakınlık, ve evin büyüklüğü daha çok. 

Bizim bu yıl ilk kaldığımız büyük mavi ev (2 yatak odası, 1 banyo-tuvalet, 1 ara oda, 1 salon, 1 giriş odası -yatak odası olarak kullanılabilirdi-, büyük mutfak, 1 çamaşır makinesi odası, 1 hint tuvaleti -alaturka, çamaşır makinesi, buzdolabı, wifi) aylık 25.000 rupi idi. İlk tutulduğunda çok kötü durumda pis olduğu için biraz ucuza verdiklerini düşünüyorum. 

İkinci kaldığım ev küçücük bir odacık, içinde mutfak tezgahı, buzdolabı ve gömmedolap vardı ve banyo tuvaleti olan bir teras katıydı. 12.000 rupi.

Bir arkadaşım biraz daha uzakta yeni yapılmış temiz bir çatı katı odasını, benim kaldığımdan daha geniş ve güzeldi sadece şalaya 15-20 dk. yürüme mesafesinde ve çok işlek bir caddenin yakınında olduğu için 10.000 rupi'ye bulabilmiş.

Benim son kaldığım ev temiz, güvenli, şalaya çok yakın, iki yatak, elbise dolabı, buzdolabı, masa sandaye ile 12.000 rupi idi. Bir eksiği wifi olmaması. 

*


Şimdiye kadar kaldığım bütün evler içinde bu size anlatacağım evi sevdim.

Hatta Tom ile ilk ay fantazi yürüyüşleri yaparken seçtiğimiz bir evdi. "Fantazi yürüyüşü" şöyle oluyor. Herşeyi bırakıp Mysore'a yerleşecekmişiz gibi, veya bir sonraki gelişimize kesin bir ev alacakmışız gibi, veya piyangodan çok büyük para çıkmış gibi sokak sokak dolanıp evlere bakıp "bunu alalım", "bunu düşünelim", "bu güzel ama şurası şöyle, olmaz" diye evlere bakıyoruz. Bu yürüyüşlerimiz sırasında güzel bahçesinden dolayı ilgimizi çekmişti, bunu alalım mutlaka demiştik.

Eğer Mysore'a gidecekseniz, boşsa kesinlikle tavsiye ederim. Şubat-Mart ayları azcık sıcak oluyor, o kadar kusur kadı kızında da olur. Benim için çok uygundu. Zaten güneşe ve ışığa hasret kalmışım bu kuzey diyarlarında.











Teras - benden önceki kiracı hamak kurmuş
Bu evin ev sahipleri yanda giriş katında oturuyorlar. Evin etrafında nefis bir bahçesi var. Ev sahibesi çiçekleri çok seviyor. Pratikten sonra dinlenirken, mis gibi çiçek kokularıyla, bülbül sesleriyle uyanmak bana çok iyi geldi. Ev işlek olmayan sakin yollardan birinde. Gün içinde sebze-meyveciler, çiçekçiler geçiyor. Bir seslenmenizle kapınızdalar. İsterseniz eve süt servisi de var. (Ben sütçü kullanmadım).



Bu yukarıda gördüğünüz arkadaş, tepeli arap/hint bülbülü imiş. Ben kendisini bülbüle benzetemedim ama araştırınca öğrendim.








Ev sahibesi her gün birbirinden güzel rangoliler çiziyor. İsterseniz size de nasıl yapacağnızı öğretiyor. Ben de üşenmedim her gün fotoğrafını çektim. En güzellerinden bazılarını paylaşıyorum aşağıda.

Ayrıca evin bir diğer hoş tarafı, ev sahibesi biyolog doktor. Her konudaki Hint adetleri gelenek göreneklerinden nereden ne alınır konusunda kendisine sorabilirsiniz.





Bana ayrılırken tulsi fidesi bile verdiler. Fidelerin bir iki tanesini İstanbul'da dayıma bıraktım. Ondakilerin yaşadığını ümit ediyorum. Buraya üç tane getirdim. İki tanesi biraz fazla hırpalanmıştı. Üçüncüsü tam yaprak verdi, dikeyim artık tutar bu artık derken soğuktan donduverdi. 

Ama enteresan birşey oldu sonradan. Bunları bir kavanoz Hindistan toprağı içinde getirmiştim. O kavanoz ağzı kapalı pencerenin önünde duruyordu. Şimdi o kavanozun içinde kendiliğinden büyümüş minik bir bahçem var. 

*

Gitmeyi düşünürseniz ve özellikle tek kişi kalacaksanız bu ev her bakımdan çok uygun. Daha fazla sorunuz olursa bana da yazabilirsiniz. Ev sahibiyle doğrudan bağlantıya da geçebilirsiniz. 

Prathibha : prathibhadv@gmail.com 



Tuesday, May 12, 2015

Yaratıcılık II - diğer şeyler

El işleri ile başlayan maceram bir arkadaşımın tavsiye ettiği Julia Cameron tarafından yazılmış The Artist's Way isimli kitabıyla devam etti. Kitap Türkçeye Sanatçının Yolu olarak çevrilmiş. Ben aynı yazarın sanırım on yıl kadar önce, "İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin" adlı kitabına başlamış, sonra daha doğru bir zamanda tekrar başlamak üzere, tamamlayamadan bırakmıştım.

Bu yeni kitap ilk kitaba benziyor. Üç aylık bir dönem için haftalık belli odak konuları ve ödevler veriliyor kitapta. En önemli, daha doğrusu değişmeyen iki ödev,

  • uyanır uyanmaz bir deftere 3 sayfa yazmak, her gün
  • yalnız (aslında yalnız değil, içinizdeki sanatçıyla beraber) yirmi dakikalık yürüyüşlere çıkmak, haftada bir
Bunları mutlaka yapıyorsunuz. Sonra diğer ödevler geliyor. 

Benim açımdan uyanır uyanmaz üç sayfa yazmak biraz zorlayıcı oldu. Bir kere deftere uzun yazılar yazmayı unutmuşum. İkinci gün bilgisayara geçtim. Ama galiba deftere yazsam daha kolay ve mantıklı olacaktı. Bana koymaz diyip sayfayı arial 11 fonta ayarladım. Hatta öyle bi özgüven varmış ki bende baştan arial 9'a ayarlamıştım. Yaz yaz sayfa bitmeyince fontu büyüttüm, ama harfler biraz daha büyük olsa daha iyi olacakmış. Sabah sabah daha az saçmalayacaktım. 

*
İlk hafta çok enteresan geçti. 

Kendime astroloji işlerimi tanıtır bir broşür hazırladım. Çok büyük şeylere açılmıyorum, sadece doğum haritası yorumlaması gibi bir şey. Gerçi ilk hazırladığım ilan solcu gençlerin dağıttığı el ilanlarına benziyor. Niyeyse böyle "hayatınızın anlamı burada", "bütün sorularınızın cevabı" gibi gibi uçuşlar yapmak yerine sade ve basit birşey istediğim için, insanları bana para vermeye ikna edemedim henüz. 

Ama başlangıç başlangıçtır. Sonraki hafta bu mini deneme için dijital reklamcı/marketingci bir arkadaşımın (Ceren hanfendi) kafasını şişirdim. Güzel tavsiyeler verdi ama henüz üzerinde kafa yorup devamını getiremedim.

Sonra Hindistan'da kaldığım ev sahibimin ricasıyla onun için bir ev ilanı yaptım. Bir sonraki yazıda paylaşırım sizinle.

*
Bitmedi, aklıma süper bi yoga ürünü gelmişti. Böyle bir ürün geliştirmesi için Manduka'ya mail attım.

Manduka ile yazışmam "ömür boyu garantili" eskiyen matım ile ilgili başlamıştı. Parantez açayım, pratik nedeniyle üstü soyulan  matınızı fotoğraflarını, nerden aldınız, ne kadar zamandır kullanıyorsunuz vb. bilgilerle birlikte e-posta atarsanız, ücretsiz yeni mat gönderiyorlar. Gayet memnundum eski matımdan, beş yıl hemen her gün kullandım sadece ayakların ellerin durduğu kısım çok hafif soyulmuştu. Değiştirmeyi kabul ettiler, şimdi yeni bir matım var.

Bu ürün fikrime cevap vermeseler, ben üretip satsam mı acaba diye düşünmeye başlamıştım. Çok sevindiklerini ürün departmanına yönlendirdiklerini falan gibi bir cevap alınca üzerine gitmedim. 

Sonradan duyduğum bir arkadaşımın eşinin yaptığı bir iş var. Gündelik kullanılan ürünlerin daha güzel, daha kullanışlı modellerini düşünüyor, tasarlatıyor, sonra ürettiriyor ve satıcıya hazır ürünle gidiyormuş.

Kendime bir tasarımcı bulup kafamdaki modeli ürettirip bakın böyle birşey diye Manduka'ya sattırsam.. ay allaam ne fantaziler var bende. 

*
Bitmedi. 

Bu yaptığım muhteşem bir şey. 

İlk haftanın ödevleri arasında kendine beş fantazi meslek seç ve o hafta ona göre birşeyler yap gibi bir ödev vardı. Keşiş, fizikçi, dansçı, astronot, dalgıç.. neyse artık olmak istediğin, sana enteresan gelen bir meslek seçiyorsun. Sonra o konu üzerine okumak olabilir, film seyretmek olabilir, bir şeyler yapıyorsun. Keşiş seçtiysen, işte bir gün meditasyon yapmak olabilir. Dalgıç seçtiysen şehir akvaryumunu gezmek olabilir, dalış kursuna gitmek olabilir, su altı ile ilgili bir kitap okumak olabilir. Kişiye ve yaratıcılığına kalmış. 

Ben de jimnastikçi olmayı seçmiştim. Sonra acaba dedim Tom'a büyükler için jimnastik kursları var mıdır? Bir tane bulduk. Kayıt oldum. Ve de başladım. İlk gün benimle beraber Tom'da gelmişti. Antrenör "denemek için sen de gelebilirsin" diyince Tom da yanındaki yoga kıyafetleriyle, yarı çıplak (don, atlet) katıldı derse. 

Ya sizi bilmiyorum ama küçükken bizim evde olimpiyatlar, jimnastik yarışmaları, buz pateni falan mutlaka seyredilirdi. Yine sizi bilmiyorum, ama bizim mahalledeki her çocuğun içinde biraz balerin, biraz buz patenci, jimnastikçi olmak gibi hayaller vardı. Yine herhalde bizim kuşaktan herkes Katerina Witt, Nadia Comenaci falan duymuştur. 




Raija Koivisto-Jalonen
Küçükken bi koltuğa kıvrılayım, kitabıma gömüleyim yeterdi bana. Ama yine buzda şöyle salınmak o çubuklar arasında uçmak fikri hoşuma giderdi. Ama geçiniz İstanbul'u, yaşadığımız küçük şehirde kardeşimle yapabildiğimiz tek şey kaldırım kenarlarında denge çubuğundaymış gibi yürümek ve dört yılda bir olimpiyatları seyretmek oldu.

Ama kader ağlarını benim için kırkından sonrasına örmüş sayın seyirciler.

Nasıl eğlendim, korktum, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım anlatamam.

Bizim antrenör, anne tadında tombik bir kadın. Bakınız fotoğrafını buldum koyuyorum. Neyse bu kadının sınıf nasıl yerlerde sürünürken manyak karın kası gerektiren hareketleri terlemeden gösterdiğini, biz acılar içinde kıvranırken bize nasıl güldüğünü görmeniz lazım.

İki tanesini anlatayım mesela. 
Halıya oturun (ki poponuz acımasın), bacaklarınızı iki yana açın (açabildiğiniz kadar), ayak uçlarını balerin bacağı gibi yapıp, düm düz bir şekilde ayakları yerden 5 cm yukarı kaldırın (on nefes), çok yukarı kaldırmıyorsunuz ki karnınınız yansın. Bu arada elinizi öne doğru uzatıyorsunuz, yerden destek almak yok. Sonra iki bacak hala yerden yukardayken birini biraz daha yukarı indirip kaldırmaya başlıyorsunuz on kere, sonra öbürü (ayaklar hala hiç yere değmedi, eller de), en son da iki ayağı yukarı kaldırıp indiriyorsunuz ona kadar sayarak, sonra ayaklar tekrar yerden 5 cm yukarıda on nefes kalıyorsunuz.

Bu sefer kaygan bi zemin olsun, parke falan olabilir, ayaklarınızın aldına bir havlu koyun (ya da yerde kolay kayacak bir şey) sırt üstü yatıp köprü pozuna gelin (omuzlar yerde, popo havada) iki ayak birleşik havlunun üzerinde. Sonra yavaşça havluyu ileri doğru kaydırın ayaklar düzleşecek, ama popo yere değmeyecek. Sonra tekrar yavaşça ayaklarınızı karnınıza doğru çekin. (5 idare eder, 10 iyi, maksimum 15 kere). Deneyip ertesi gün ağlamayın bana ama.

Sonradan öğrendim, bu şirin teyze Fin Olimpiyat Takımı'nın antrenörlüğünü yapıyormuş aynı zamanda. Bizden önceki gruptaki minnoş kızımız Finlandiya bronz madalya sahibiymiş. Neyse bizim madalya hevesimiz yok, derdimiz kendimizi eğlendirmek. Minicik bebelerin oturduğu yerde bacaklarını iki yana açıp ellerinin üzerinde yükselip ordan el duruşuna geçmelerini görmek, kendiniz yapamasanız da, kafanızdaki "ay ne mümkün bunu yapmak" fikrinin kırılmasını sağlıyor.

Şu vakte kadar yoga yapmış olmanın büyük faydalarını da gördüm. Herhalde bir beş yıl önce ısınma sırasında daha az nefes nefese kalırdım, ama sonradan yaptığımız pozları hayatta yapamazdım.

İlk derste ısınmayı tripod kafa duruşu ile bitirdik. Ama bildiğiniz gibi değil, hoca sayıyor BİR kafayı yerleştir, İKİİ ayakları karna çek, ÜÇÇ ayaklar havaya, DÖRT ayaklar karna, BEŞŞ ayaklar yere.. devam İKİİİ ayaklar karna.. böyle bi beş kez yaptık. Sonra BİİİR ayakları yana aç, İKİ ayakları havaya kaldır, ÜÇ ayakları indir.. hepsinin arası bir nefes, bilemedin iki nefes durarak. Daha ne oldum napıyorum demeden paldır küldür gidiveriyor.

(meraklısı için tripod kafa duruşu, tabi biz böyle ağır ağır değil, yukarıda saydığım gibi komando tadında yaptık, ikincisi için bacaklar iki yana açık, yukarda birleştir, inerken tekrar aç şeklinde)

İlk dersin devamı trambolinde zıplayarak (dünyanın en eğlenceli şeyi, eviniz bahçeniz uygun ortamınız varsa mutlaka edinin) nasıl olduğunu anlayamadan ellerin üzerinde yükselip mindere takla atarak geçti.

Dersin ikinci yarısında denge çubuğunda çalıştık. Benim gibi yükseklik korkusu olan, dengesiz biri için o çubuğun üzerinde durmak bile nasıl korkutucuydu anlatamam. "Öldüm, ölüyorum, allah belamı verdi işte" şeklinde küfrederekten çubuğun ucuna kadar yürümeyi başardım. İkinci tur çubuğun ucunda geri geri yürümekti. Ona cesaret edemeyip bi tur daha düz ayak ucunda yükselip yürümeyi tekrarladım. Üçüncü çalışma iki adım düz, dön iki adım geri geri, sonra tekrar dön iki adım düz.. yürümekti. Bu sefer "eh geri geri yürüyeyim bari" dedim, düşündüğüm kadar zor değilmiş. Fakat sonunu farketmeyip geri geri yere çakılırsam gibi bi korku geldi. Öyle bişey olmuyor tabi, salak değilseniz, korktuğunuzla kalıyorsunuz.

Dördüncü tur "ayağı düz öne kaldır, indir, adım at, öbür ayak" şeklindeydi bunu da bir şekil yaptım. Daha sonraki, "ayağı düz öne kaldır, oradan geriye alırken öne doğru eğil, tekrar doğrul ayağı yana doğru aç ve adımı tamamla" yarıya kadar fena gitmedi. Daha sonra "adım at, elleri çubuğa koy, mini adım tekrar doğrul"du.. bu beni aştı, eğilip kalkarken süper dengesizleşiyorum. Sonuncusu "çubuğun üzerinde emekler gibi ilerleme" de inanılmaz zor geldi.

Kambersiz düğün olur mu? Tom benim yanımda olduğu için, denge çubuğundaki tek erkek olma şansını kazandı. Denge  çubuğundaki bütün hareketleri on numara başarıyla tamamladı: denge, zihin sakinliği ve konsantrasyonun büyük uyumu. Benimle karşılaştırıldığında tabi.

Bu arada yogadan bir arkadaş da vardı. Meğer eski jimnastikçiymiş. Geçen kış başlamış tekrar. Çok eğleniyormuş. Jimnastiğin çok yönlülüğü ve çalışmaları çok hoşuna gidiyormuş.

İkinci gidişimizde, ısınma çalışmasının sonunu el duruşuyla bağladık. Hayatımda ilk defa el duruşunda durdum. Lise yıllarında beden öğretmenimle, "şu bileklerin inceliğini görmüyor musunuz? el duruşunda durmam imkansız kusura bakmayın" diye tartıştığımı ve denemediğimi bile hatırlıyorum. Nasıl olduysa burada pat diye kalktım. Değişik el duruşu çalışmalarının sonuncusu jimnastik pisti boyunca eller üzerinde yürümekti. Tom ve yukarıdaki fotoğrafını gördüğünüz tatlı-sert antrenörün yardımıyla ellerim üzerinde bütün pist boyunca yürüdüm. İnanılmaz.

Sonra zıplama minderi üzerinde zıplayarak ilerle ilerle, son adımda el duruşuna çıkarak takla at mindere düş.. sonra, koş koş koş zıpla, havada takla at mindere düş.. çalışmalarıyla bitti.

Hayat öyle toz pembe değil her zaman, biliyorsunuz. Her eğlencenin arkasından biraz göz yaşı geliyor. Bu kadar eğlencenin sonu da, ertesi gün sızım sızım kas ağrısı. Karın kaslarım, bacaklarım, el duruşu ve öncesindeki egzersizler yüzünden omuzlarım, atlamalar sıçramalardan her tarafım ağrıyor. Ama eğleniyor muyuz, eğleniyoruz.

Bu çalışmanın yoga ile falan bir alakası yok. Değişik korkular ile yüzleşme ve değişik deneyimler diyebilirim. Haftada bir, iki saatlik bir çalışmayla jimnastikçi falan olmayacağım. Bu yaptığım şeylerin yoga pratiğimi geliştireceğini veya gerileteceğini de düşünmüyorum.

*
Bu takip ettiğim kitapta da diyor her haftanız, her gününüzde aynı performansı gösteremezsiniz diye. İkinci hafta içimdeki sanatçı yattı diyebilirim. Önce doğum günü bunalımına girdim. Genelde on yaşımdan beri başıma gelir. Bir yıl daha geçti elde ne var, ne yaptım ne ettim şeklinde.  

Sonra büyük bir organizasyon başarısı göstererek Finli yogi arkadaşları kahvaltıya çağırmıştım haftasonu. Köşe bucak temizlik, alışveriş, pasta börek yapma oldukça vaktimi aldı. Bütün bu uğraşların sonucu, gele gele bir kişi geldi. Ama temiz bir ev ve bir sürü yemek bize kaldı.

*
Şimdi kitabın üçüncü haftasındanyım. Bakalım bu hafta neler çıkacak. 

Ödevler şöyle.. çocukluk odanızı tarif ediniz, en sevdiğiniz şey neydi odanızda? Çocukken kendinizde sevdiğiniz beş özelliğinizi tarif edin. Çocukken başardığınız beş şeyi sayın. Size zarar veren alışkanlıklarınızdan üç tanesini söyleyin (hoşlanmasanız da tv seyretmek / içinizi sıkan arkadaşlarla görüşmeyi sürdürmek, sigara içmek, yapacak daha iyi şeyler varken kendini yemeğe vurmak gibi) Bu alışkanlıkların ne gibi faydası olabilir size? Sizi besleyen (yeterliliklerinizi ve yapabilecekleriniz konusunda sizi destekleyen demek istiyor) üç arkadaşınızı sayınız, yaptıkları hangi özellikler size iyi geliyor?.. diye uzuyor liste.

Yine çok uzattım. 






Tuesday, May 5, 2015

Yaratıcılık I - el işleri

Mysore'da kaldığım ikinci ay ortalarında medyum birini ziyaret ettim. Benim özel bir niyetim yoktu, ama çok tavsiye ettiler. Böyle şeylerden para kazanmaya çalışan, üzerine bir de yoga yapan insanları desteklemek lazım diye düşündüğümden, sıfır beklentiyle randevu aldım.

Angelika Anagnostou, KPJAYI açık olduğu dönemde tam zamanlı olarak Mysore şehrinde yaşayıp Sharath ile çalışan Yunan bir arkadaş.  Linkten kendisiyle ilgili bilgi edinebilirsiniz. (Aldığım bir duyuma göre 3-4 Haziran'da Yoga Şala'ya gelecekmiş, ama malesef henüz takvime girmemiş). Eğer uyarsa kendisini görmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Bana önce "Sezgisel Okuma", sonrasında bir de "Spritüel Tepki Tedavisi" yaptı. Okuma kısmında bir saat boyunca hiç durmadan konuştu. Hayatımla ilgili bir çok şeyi bildiğini söyleyebilirim.

Özet geçeyim; yaratıcılık kaynaklarımın yüzde yirmisini kullanıyormuşum, bir şekilde içimdeki potansiyeli hayata geçirmem lazımmış, biraz rölantide yaşıyormuşum. İnsanlara içimdeki ışığı göstermem falan gerekiyormuş, ve ışığımdan insanların yararlanmasını sağlamam lazımmış. Bu arada içimde çok acaip bi ışık varmış, ama belki çok yakınımdakilere gösteriyormuşum. Bilmiyorum siz ışığımı farkettiniz mi?

Tedavi kısmı başka bir seanstı, tam anlamadım ne yaptığını, çok acayip bir şeydi. Bir takım blokajlarımı kaldırdı. Hemen ertesi günü "paşasana" pozunu almam tedavinin sonucu mu, yoksa artık öyle mi denk geldi, allah bilir. Fakat bu çalışmalardan sonra içimde bir şeyler yapmaya ve üretmeye dair bir şey tetiklendi.

Olaya Mysore'da aldığım tığ, yün, kumaş gibi şeylerle el işleriyle başladım, bir takım örtüler diktim, çok lazımmış gibi bardak altları falan ördüm.

*
Döndüğümde de bu birşeyler yapma hevesi devam etti. Aslında bu üretme işini bir an evvel para kazanacağım bir yola kanalize etsem çok daha mutlu olacağım. Ama malesef çok acele edemiyorum. Acele etsem ne yaparım daha onu da bilmiyorum henüz.

Yaratıcılık yolculuğuma kendim için büyük, insanlık için anlamsız bir adımla başladım. Gülmeyin, boyama kitabı aldım. Evet evet, yanlış duymadınız. Büyükler için hazırlanmış Esrarengiz Bahçe isminde bir boyama kitabı. Kitaptan bir şekilde şu sayfadan haberdar oldum. Saatlerce oturup boyamıyorum, ama ne zaman elime alsam çok keyif alıyorum. Liseyi bittikten sonra resim malzemelerine bir daha elimi sürmemiştim.
*

Nasıl bir motivasyon geldiyse artık, iki yıl önce başadığım "yoga çantası"nı bitirdim. Tom "bi de budist keşiş çantası yap bari, tam öğrenci ol" demesi üzerine bir çanta daha yaptım. Dalga geçmek için mi demişti, ciddi miydi bilemiyorum. Ama fikir babası olarak dikiş makinesi işi Tom'a çakıldı.

Keşiş çantası çok basit ve kullanışlı birşeymiş. kumaşı yanda gördüğünüz gibi kesiyorsunuz.

Budist Keşiş Çantası
Dikiş makinesi kullanma konusunda biraz özürlüyüm ben. Hep annemin suçu. Her tür el işi ıvır zıvırını öğretip, "hadi canınız sıkılmasın" diye elimize tutuşturan annem, dikiş makinesine yaklaşmamıza izin vermezdi.

İçine bir de astar kestim, sülflesini yaptım, dikilecek yerlerini teğelledim, iğneledim. Yani dikiş dikmeyi iyi bilen birinin beş dakikada bitireceği bir iş kaldı. Makine karşısına geçince biraz tırstım. Dikiş dikmek meğer Tom'un çocukluk hobisiymiş.

Dedim madem deneyimin var, sen geç, ben direktif vereyim. Şimdiye kadar hep leb demeden leblebiyi anlayan profesyonellerle çalışmışım ben. Tom biraz amatör çıktı. İnsanın annesinin terzi olunca, benzer yarışcak birini bulmak kolay değil. Elbisemizin kumaşını  seçip, modelini çizip tam istediğimiz şeyi giyme lüksümüz oldu her zaman.

Tom astarı nasıl ekleyeceğini anlamayıp stres yaşarken
Çantayı dikmek için Elli'ye gittik. İyi ki gitmişiz, yoksa Tom tek başına yapamayacakmış. Elli yol yöntem gösterdi. Tom'un bitirmesi iki gün sürdü. Bir de benim dizginlenemez yaratıcılığımla çantanın içine astar kaplama olayında zorlandı.

Neyse Tom istediğim profesyonellikte çıkmasa da iyi iş çıkardı.

Ve mutlu son!
*

Çantayı kestikten sonra, bir de kese yapma işine girdim. Baştan kendim için "mala kesesi" (ay işte bildiğiniz, içine tesbih koyduğunuz kese) yapayım diyordum. Ben kendine bir şeyler yapma konusunda çok iyi değilim. Bir şekilde kendim için olunca sıkılıveriyorum. Başkasına daha bir gazla yapıyorum. Neyse kütüphaneden almış olduğum bir kitaptan bulduğum bir modeli işlemeye karar verdim. Ve sonuç..



Kitaptaki model



Ve sonuç
Bunu bir arkadaşım için yaptım. Şimdi kitaptaki resme bakıp ne alaka demeyin, aradaki fark benim yaratıcılığım oldu. Bu kumaşın malzemesi delik açmak için çok uygun değildi. Renkleri de arkadaşım seçti.

Sonra kardeşim ve Elli'de çok beğendiler. Ama onlar, daha orjinaline yakın bir şey istedi. Şimdi onlar için yeni modele başladım.

Bir şekil "mala kesesi yapma" gibi bir işe soyunup para kazanabilir miyim acaba?

Merak edip siz de yapmak isterseniz, bu yaptığım işin adı Hardanger, kütüphaneden aldığım kitabı da Jill Carter yazmış.

*

Görüşmeyeli yaptıklarım sadece bunlar değil.

Bir de kaşkol ördüm. Çok şirin bir dükkan buldum. Alt katında yün satılıyor, üst katında minik bir masa çay sehpası ve koltuklar koymuş, orada da örgü kursları düzenliyor. Bu dükkanı geçerken pek beğenmiştim. Yolumun oradan geçtiği bir gün dayanamadım girdim. Elde yapılmış yünleri görünce de dayanamadım aldım.

Kendime diye başlamıştım, sonra Tom'a hediye ettim. Neyse ki, vegan olmasına rağmen hediye olunca, ses çıkartmadan kabul ediyor. Benim veganlık sınırlarımda koyun yünü kullanılabilir. Öyle kaz tüyü falan kullanılmasına karşıyım ama, zavallı koyuncukların yünlerini kesmek gerekiyor.

Ama bu dükkanda kullanılmış malzemeden yapılmış bir takım başka yünler buldum. Bu malzemeden çanta, paspas gibi şeyler örülüyormuş. Hatta eylülde kursu olacakmış. Bir sonraki sefer onlardan alacağım.


Şimdi size el işlerinin beyni çalıştıran, konsantrasyonu artıran, zihni sakinleştiren etkilerini anlatmayayım. Üzerine bir de çeşitli zararlı alışkanlıklardan uzaklaştıran bir tarafı var. Televizyon seyrederken atıştıramıyorsunuz, sigara içemiyorsunuz, facebook'da zaman geçiremiyorsunuz, hatta televizyon bile fazla ilginizi çekmiyor. Üzerine bir şeyler ortaya çıkartmış oluyorsunuz.

Size de bir takım el işlerine başlamanızı tavsiye ederim. Ben yapabiliyorsam herkes yapar, öyle diyim.

Çok uzattım, yaptıklarım daha bitmedi, yazının devamı gelecek...

Tuesday, April 7, 2015

Yoga çantası yapmak

Aşağıda göreceğiniz mat çantasını yapmak toplamda dört gününüzü alıyor, fakat ben bunu iki yıl, beş ay, dört günde yayarak bitirmeyi başardım. Neyse sonuca bakalım, sonuçta bitti.

Helsinki'ye ilk geldiğim zaman başlamıştım mat çantası yapmaya. Burada herkes bir çeşit el işi olaylarında başarılı. Herkes örgü örüyor, dikiş dikiyor. Bir iki arkadaşta gördüğüm el yapımı çantadan gaza geldim, "ben de yaparım, neyim eksik" diyerek başladım. Annem hep der, "istesen her şeyi benden iyi yaparsın, yeter ki canın istesin, işte canını istetmek biraz zor" diye.

Sonra kalın kumaşa elle fermuar dikme ve nakış süs kısımlarında feci bayarak attım bir kenara, şu son iki günde de bitirdim.

Malzemeler şöyle, kumaş, yün, tığ ve kalın iğne. Dikiş makinem olmadığı için tamamen el üretimi bir çanta oldu. Ölçü olarak yaklaşık diyorum ben daha çok kumaşın çizgilerine uygun olarak kestim. Kumaş olarak %50 indirimde son metreleri kalmış kaplama kumaşı aldım. Son parçayı aldığım için çok ucuza geldi. Ama kaplama kumaşını elde dikmek biraz zor oldu, parmaklarım acıdı.

Model olarak tepeten matı sokmalı değil de fermuarlı ortadan açılan ve omuzda çapraz taşınan model çantalar daha kullanışlı bence. Tepeden matı soktuğunuz modelleri yapmak çok daha kolay olabilir. Ama mat dışındaki malzemeler için ayrı çanta gerektiriyor. Bir de benim bir tane vardı ağzı büzülen, büzgü yerinde kocaman boncuk geçirilmiş ip olan bir model. Omzuma atarken o boncuğa nasıl bir ivme veriyorsam, kaşıma çtonk diye çarptırıp yogaya küfürle başlayıp, küfürle bitiriyordum o çantayı her kullandığımda.

Çantayı biraz büyükçe yapmayı tercih ettim. İçine mat, kilim, havlu ve kıyafetler de bi köşesinden sığsın diye.

2 parça 75cm x 35 cm dörtgen
2 parça yaklaşık 20 cm yuvarlak
fermuar, tığ, iğne, pamuk yumak

Yuvarlağı yapmak için tencere kapağı vs. kullanabilirsiniz, ben nihale kullandım. Kestiğim parçaları el ile sülfle, daha sonra tığ ile kenarlarını yapma, fermuarı dikme (kalın kumaş olunca tam işkence oluyor), çantanın altına desen süsleme, sapını yapma ve birleştirme.










Deseni Tom çizdi. Kalın kumaşa işlerken baya bir içim darlandı. Ama sonuçta şirin birşey oldu. Yukarıdaki fotoğraflar olaya ilk başladığım iki günlük çalışma.

Devamı olan iki günün sonuçları ise aşağıda.





Ve de sonuç,








Evde mat olmadığı için kilim ile demomuzu yaptık. 

Tuesday, March 24, 2015

Kendi halinde bi meczup


Hayat Çemberi
Yok yok, olmuyor, olamıyorum, merak etmeyin.

Ama Ocak ayı güzel bir denemeyle başladı.

Bu sefer Hindistan'da geçirdiğim süre boyunca, daha doğrusu Tom gittikten sonra, biraz içime döndüm. Tom'la ilk uzun ayrılığımız. Dürüst olayım hem zor, hem kolay oldu. Onunlayken daraldığımdan değil, ama yalnız kalmak iyi oldu. Sonlara doğru çok özledim.

Bu içe dönmeler falan derken, yani böyle bir hiç bir gereksiz muhabbeti çekememe, hiç bir gereksiz konuyla ilgilenememeye başladım. Anlatmam zor şimdi, ama bir haller geldi bana. O ara Tom'u bile çekemeyebilirdim.

Sağolsunlar, attığım her adımı ellerinden geldiğince köstekleyen annem ve babam konuşabildiğimiz her saniye, "kızım evine kocanın yanına dön", "bu kadar kaldın yeter artık", "bunca zamandır hala öğrenemediysen bu yogayı, bundan sonra da zor öğrenirsin", "bu hocan dolandırıcı galiba, niye bi seferde öğretmiyor, yoksa senin kafan mı basmıyor", "zaten kırkını geçmişsin bu yaştan sonra yoga yapsan ne, yapmasan ne", "gençler kesin senden daha iyi yapıyordur" şeklindeki monologlarını hiç esirgemediler. Sanki bu üçüncü gidişim değilmiş gibi, sanki biletleri almamışım, hadi diyince dönebilecekmişim, sanki "tamam ya, bırakayım ben bu yogayı" desem dünyadaki savaşlar bitecek, açlık, yoksulluk, çevre kirliliği, hastalıklar bir anda ortadan kalkacakmış gibi ısrarlarına devam ettiler.

Allahtan sonra kaldığım yerlerde modem ve internet problemleri çıktı. Dış dünya ile evden bağlantım kesildi.

İnternetin kesilmesine paralel, evde on günlük bir vipassana inzivasına çekilmeye karar verdim. Kendime günde on saat meditasyon olmasa da, yakın bir program oluşturdum. Sabah yoga pratiği, öncesinde ve sonrasında meditasyon, evde yemek yapma, hoca ve asistanlar dışında kimseyle konuşmama gibi. Vipassana inzivasına katılmaktan daha zor olduğunu söylemem lazım, ama yapılmaz değil. Tekrar deneyebilirim, ama başkasına "mutlaka yap" diye tavsiye etmiyorum. Çünkü kendi kendime bile fazla gelmeye başladım. Ha milletten kaçtım, eve kapandım da iyi mi yaptım, valla galiba bi sürü arkaya atılmış defter rüyalardan pörtledi. Kendimi bile çekemedim zaman zaman.

*

Ocak başında Tom ve on civarında Finli arkadaş ayrıldılar. Yerlerine Selin, Peter, Oliver ve bir kaç gün gecikmeyle Beate geldi. 

Rudolf Steiner
Bu arada Selin'in tavsiyesiyle değişik kitaplar okudum. Bu süreçte keşfettiğim yazarlardan bir tanesi Rudolf Steiner. Selin'in Avusturalya'da aldığı Bütünsel Danışmanlık / Bütünsel Şifa eğitimleri sırasında tanıştığı bir yazarmış. Ben Türkçe wikipedia linki koydum ama ingilizcesinde daha fazla bilgi var.

Araya gereksiz bilgi sıkıştırayım, İngiliz menşeili ortamlarda yazarın soyadı Staynır olarak okunsa da, Avusturyalı yazarımızın soyadı Almanca Ştaynır olarak okunuyor. Selin eğitim sırasında bütün hocaları "Staynır" dediği için, o şekilde okumakta ısrar etti. Ben kıt kanaat Almancama güvenmediğimden, "ya nasıl okunur bu Steiner" diye Beate'ye sordum. Doğrusu S değil Ş imiş, ve Rusça ve Türkçedeki gibi sondaki R ye de öküz abanmıyormuşuz. Bu arada konu açılmışken Beate kendi ismini de düzeltti. Rezalet arkadaşlar, çok utandım. Onun ismi Beate olarak dümdüz okunmuyormuş, "Biati" gibi bir aksanla söyleniyormuş, sondaki i daha çok ı ya yakın.

Steiner'ci falan olmadım. Ama oldukça enteresan bir adam, ve keyifle okunan kitapları var. Tavsiye ederim. Ben aşağıdakilerle başladım.

How to Know Higher Worlds
The Way of Initiation
A Road To Self-Knowledge

Anladığım kadarıyla ilk iki kitap bir takım baskılarda tek kitap olarak basılmış, bazı baskılarda ayrılmış. Neyse arada bazı tekrarlar da oldu, ama hatırlama oldu. İlkini okudum, araya başka kitaplar alıp ikincisini de bitirdim. Üçüncüsüne başlamak için elimdeki kitabın bitmesini bekliyorum. İlk kitap Türkçe'ye Yüce Alemleri Bilmek olarak çevrilmiş.

*

Steiner özetle aydınlanmaya/bilgeliğe giden yolu, ve bu yolda nasıl çalışılması gerektiğini adım adım, hatta bazen aşırı diyebileceğimiz bir Alman sistematizmi içinde tarif ediyor. Okurken, "adam muhakkak aydınlanmış olmalı yoksa bu kadar detayı anlatamazdı" dedirtiyor. Bir de okurken, aydınlanmaya, bilgeliğe giden adımlar dünyanın farklı yerlerindeki çeşitli kültürlerde birbirine çok benziyor, onu farkediyorsunuz.

Bu kitaplarla bana gelen manyak hallerin güzel bir çakışma noktası oldu.

Böyle bir yola giriyorsanız, başlangıç olarak önce bir içinize dönün, kendinizi gözlemleyin, bir insanlardan elinizi eteğinizi çekin diyor Steiner. Her insanın içinde yüce bir potansiyel var. Bu potansiyeli farketmek ve geliştirmek ancak kişinin kendi bilinçli çabasıyla  mümkündür. Bunun için başlangıçta kişinin işte gereksiz duygu, düşünce yaratan konulardan uzaklaşarak kendini gözlemlemesi gerekir.. gibilerinden şeyler söylüyor.

En önemli tavsiyelerinden biri bu süreçte bağlılık ve özveri ile erdemli bir şekilde yürümeye devam etmek. Onurlu, erdemli ve bütün insanlığın ve canlıların iyiliğini gözetecek şekilde kendini geliştirmeye çalışmak. Diğer önemli tavsiyesi "eleştiri yapmamak". Her ne konuda olursa olsun enerjinizi bir şeyleri eleştirmeye harcamanız sizi bilgelik yolundan uzaklaştıracağı yönünde.

Denedim, keyifli de oldu. Eleştirmeyi bırakınca, bir şekilde söylenmeyi de bırakıyorsunuz. Eleştirecek insanlardan, olaylardan, gereksiz muhabbetlerden uzaklaşmak kafayı da rahatlatıyor. Gündelik haberlerden bir ay uzaklaştınız diye dünya alt üst olmuyor. Sinir stres katsayınız azalıyor.

*

Bu Hindistan yolculuğunun başında kafamı kurcalayan büyük bir sorum vardı. Gidip Sharath'la konuşmayı bile düşünmüştüm. Çok dolandırmayayım, konu madde bağımlısı yoga hocaları ve/veya öğrencileri. Yelpazeyi en masum görünenlerden tutup, en uç noktaya çekebilirsiniz. Benim için en masumlar kahve ve şeker. Başkası için alkol, sigara masum olabiliyor veya esrar, eroin.

Sorum "acaba bu tür durumdaki insanlar için bizim yoga uygulayıcıları olarak yapabileceğimiz veya sorumluluğumuzda olan bir şeyler var mıdır, yoksa bu insanları kendi hallerine, kendi tercihlerine ve kaderlerine mi bırakmalıyız?" olacaktı.

İnsanlara hayatlarında gördüğümüz yanlışları söylemeli ve düzeltmeleri için destek olmalı mıyız? Ama ya o insanlar bunu kendileri için bir problem olarak görmüyorlarsa? İnsanlara varsa eğer "doğru yol"u, veya daha düzgün olduğunu düşündüğümüz yolları tarif etmeli miyiz? Kendilerine zarar veren ilişkileri bitirmeleri için konuşmalı veya ısrar etmeli miyiz? Veya kendilerine zarar verdiklerini hatırlatmalı mıyız?

Peki ama ya bu kişiler aynı zamanda "yoga hocası" ise? O iki ton kafalarıyla ya öğrencilerine fiziksel ya da duygusal zarar verirlerse?

*

Bütün bu sorulara kendimce bir cevap buldum. (Varsa daha parlak fikir ve tavsiyeleriniz lütfen paylaşınız).

Kişiler özelinde, o kişi için harcayacağımız zaman ve enerji herkesin kendi tasarrufunda. Arada bütün alem tersini söylerken birini çekip "ama bak kızım, burada yanlış yapıyorsun.." diye başlayan konuşmaları yapabilmek çok faydalı olabiliyor. Kendi hayatımda beni böyle çekip konuşmuş hala şükranla andığım insanlar oldu. Fakat.. insanlarda öyle çekip konuşarak kırılma ve kopuş noktaları yaratamıyorsunuz kolay kolay.

Benim bulduğum cevap bu problemlerin kişilerin kendi karmik yükleri olduğu ve kendilerinin çözmeleri gerektiği yönünde. Benim şahsen kendim doğa üstü güçlerim yok, karşımdakinden daha üstün bir tarafım da yok. Eh kimsenin bana fikir sorduğu da yoksa, ne diye kasıyorum?

Ha bu kişiler yoga hocalığı yapmaya soyunurlarsa buyursunlar yapsınlar. Onları tercih eden öğrencilerin kendi çözmeleri gereken karmik problemleri. Biri bana fikrimi soracak olursa açıklarım. Ha böyle hocalar yogaya zarar verirlerse diye de bir şey yok. Binlerce yıldır uygulandığı söyleniyor yoganın, bir iki problemli ruh hastası, üç beş bağımlı veya seksomanyak yüzünden yoganın zarar göreceğini zannetmiyorum. Bir miktar imaj zedelenmesi olur belki, doğruyu merak eden arar bulur. İmaja değil öze bakar. Beğenen kendine hocası olarak Akif Manaf'ı da seçebilir, etrafına tavsiye de edebilir. O da onun karmik yükü.

Bu yolculukta yanlız yürüyoruz.

Ama, yürüyeceğimiz yolu, beraber yürüyeceğimiz, etrafımızdaki kişileri doğru seçmek de kişisel tercih ve sorumluluğumuz.

Diye düşündüm...

*



Nedir allahaşkına bu "karmik yük"? Yukarda karma anlatılıyor. Atalarımız demiş "iyilik yap, iyilik bul" daha ötesi biraz karışık sanki.

Mesela benim karmik yüküme örnek olarak, annem ve babamı verebiliriz. Herhalde önceki hayatlarımda (aşağıdaki reenkarnasyon videosunu seyrediniz) akbil basarak biriktirdiğim büyük iyilikler sonucu onların çocuğu oluvermişim. Benim görevim kendimi gözlemleyip bu onların söyledikleri şeylere alınganlık yapmamak, aslında benim iyiliğimi istedikleri için böyle konuştuklarını farketmek olabilir, kim bilir..



Geçmişi boşverin.. orda olan olmuş, ne olmuşsa..

Şu anda yaptığınız şeylere bakın, şu andaki karmanıza odaklanın, ne yaptığınıza dikkat edin.

Ben bu Steiner'in tarifini tuttum, hepimizin içinde yüce bir öz var. Arayıp bulup, geliştirmemiz, iyileştirmemiz, kendimizin ötesine adayarak üzerinde uğraşmamız gereken. Hepimizin içinde sonsuz potansiyeller var, bulmaya, geliştirmeye çabalarsak ne güzel.. Ben şahsen doğru kullanıldığında yoganın çok güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum. Verimli kullanın..

Saturday, March 21, 2015

Hindistan'da saç kestirmek

Merhabalar,

Aralık ayı gayet güzel geçti. Minik bir problem dışında herşey iyiydi diyebilirim.

Soğuk Finlandiya ikliminden Hindistan sıcaklarına düşünce aklıma geliveren, "şu saçları azcık kısaltsam" fikrine karşı koyamadım. Her konuda destek olan eşimin verdiği gazla Hintli bir güzellik salonuna girdim. Güzellik salonu dediğimiz, Tom'un saçlarını kestirdiği berberin yanındaki bir oda dışardan ne olduğu anlaşılmıyor. "Saç kesiyor musunuz" diye sordum, Hintlilerin her anlama çekebileceğiniz meşur baş sallaması ile "keseriz" cevabını aldım.




Öncesinde ünlü facebook grubu "Ashtanga Community in Mysore" da tavsiye edilebilecek bir mekan sormuştum, fakat beklediğim hızda cevap alamadım. Ancak saçlar gittikten sonra Akiko isimli Japon bir öğrencinin saç kestiğini öğrenebildim. (Kestirenler çok memnun kalmışlar). 

Bu minik odadaki kadın saç kesmek için 200 rupi istedi. İçeriye erkekleri almıyorlar, Tom kapıda bekledi. İçerisi kuaförden ziyade ağdacı / makyajcı kıvamında bir mekan. İçerde başka bir kadın ve bir kaç çocuğun oturduğu döşek bile vardı. 

Ancak sandalyeye oturduktan sonra mekanda kesilecek saçları ıslatmak için bir lavabo bile olmadığını farkettim. Kestirmek istediğim modeli gösterdim. Galiba bakmadı bile.

Nasıl bir model düşündüğümü de merak ediyorsanız. Göstereyim.

Sonuç, fotoğrafla alakası bile olmayan, üç yaş ve üzeri Hintli kız çocuğu modeli. Özetle kafaya tas geçirmişsin gibi yuvarlak bi kesim, bu arada favori kısmı kulağın üstüne kadar kısaltılmış, bildiğin papaz saçı. 

İngiltere Kralı 5. Henry
Bakınız yandaki fotoğraf. Fotoğraftaki kişi muhtemelen kral olmasından kaynaklanan bir nedenle böyle bir kafa ile rahat dolaşabilmiştir. Yine eminim ki, resmini çizen kişi yanaklarını ısıra ısıra suratına ciddi bir ifade vermek için kıvrandı. Hatta sırıttığı anlaşılır diye korkusundan resmi profilden çizdi.

Bu saç modelimi fotoğrafla belgeleyemedim. Ev arkadaşımız Nina kıkırdamaktan ve durumumun baş destekcisi sevgili kocam geçirdiği şoktan fotoğraf  çekemediler. Evde bir kez daha aynada duruma bakıp bir erkek berberine gitmeye karar verdik. Erkek tıraşıyla 50 rupi'ye birazcık şekle şemale girdi saçlar. Tom rahatlamam için 20 rupi daha ödeyerek kafa masajı yapmasını da istedi adamdan.

Size tavsiyem Hindistan'da saçlarınızı kısa kestirmek istiyorsanız doğrudan erkek berberine gidin. Hem daha ucuza çıkıyorsunuz, hem kısa saç kesmeyi biliyorlar. Erkek berberine model falan göstermedim, hatta konuşmadım bile. Tom galiba "karımı şu tas kafadan kurtar" gibilerinden bir şey söyledi.

Sonuç, böyle bişey oldu. Allahtan hızlı uzama şampiyonu saçlara sahibim, fazla dert etmedim. Hava da sıcak zaten. 

*

Mysore'a gelişlerinde saçlarını kazıtan bir grup bayan öğrenci var. (Benim saçlar gittiğinde kafası kazıtık 5 kişi falan vardı). Ben de işte kazınmış olmasa da, olabildiğince yakınından aralarına katıldım. 

Sonra konuyu araştırdım bu tipler niye kazıtıyorlar, yogi dediğin kısa saçlı mı olur, uzun saçlı mı diye.. Her türlü gereksiz soruya yalan yanlış cevaplar denizi internette açıklamaları buldum. 

Bir grup, ruhsal yolculuğa çıkan kişiler için, saçlar işte antenler, vücudun algı ve dünyayla bağlantısının değişik kapıları olarak işlev gördüğü düşünülüp, uzatılmasını tavsiye ediyorlar. Bir takım kundalini yogacıların kısaltılmaması üzerine yazılarını okudum.

Dünyadan elini eteğini çekmiş, saç sakal birbirine girmiş kişilerin daha spritüel görünmek gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Saçları kesmekle uğraşmak hayatın gereksiz bir ayrıntısı olmuş olabilir.

Haha once seyretmiş olduğum Yogis of Tibet isimli belgeseldeki Tibet'li yogiler saçlarını uzatıyorlar ve niye kesmediklerini açıklamayı reddediyorlar. Belgeseldeki yaşlı ve deneyimli (yaşlı demek deneyimli demek olmayabilir, uzun süre inzivalarda kalmış diyeyim) bir yogi, uzun saçlı olmasının nedeni sorulduğunda, sadece "bu konuda konuşamayacağını, soru sorulmamasını" söylüyordu.

Budist rahiplerde dünyevi yaşamı reddetmenin bir simgesi olarak saçlar kesiliyor ve kısa tutuluyor. Biraz Guatama Budha'nın evini terkedip ruhani yaşama atılırken saçını kestirmesiyle bağlantısı var. Genelde yeni bir başlangıç, inisiasyon, kabul töreni ve benzeri seremonilerde saçlar kesiliyor.

Dinlerin de bu konuda değişik yorum ve uygulamaları var. Eski Türklerde saçlar uzun veya, bir takım Hindularda olduğu gibi tepenin bir kısmı uzun bırakılması adetten iken, İslamiyet ile birlikte tamamını kazıtmaya başlamışlar. Galiba İslam'da yarısını kazıt, yarısını uzun bırak gibi modeller yasaklanıyormuş.

Yani karışık işler, özetle kafanıza göre takılın.

*
Evet son bombayı da patlatıyorum. 

Saçlarımı artık boyamıyorum. 

Bendeki erken beyazlama biraz genetik, biraz herşeyi kafaya takmaktan. İlk beyazlarım yirmili yaşların sonlarında çıkmaya başlamıştı. 

Baştan kendimi çok yaşlı hissettim. Ama şimdi normal geliyor gözüme, özellikle tekrar kestirdikten sonra. Uzaylı Tom yarısının beyazı çıkmış, yarısı boyalı saçların kimsede olmayan bir güzelliği olduğunu idda ediyordu, ama valla ben halime bakıp bakıp "geçti yıllar" şeklinde triplere giriyordum. 

Daha komiği ve malesef kötüsü annem ve babam bir şekilde saçları ağarmış çocuklarını kabullenmek istemediler uzun süre. Bir süredir laf etmiyorlar ama eminim yakında tekrar başlarlar "çok bakımsızsın, boyat şu saçları" demeye.. Ama konuyu açıp, çok ısrar ederlerse mavi çizgiler attırıcam.

Doğruyu söylemek gerekirse doğal haline bırakmam konusunda en çok Tom ısrar etti. Beni kandırmak için, efendim o griler bilgeliğin simgesiymişmiş, bana ne güzel yakışıyormuşmuş. Böyle genç yüzüm ve beyaz saçlarım insanlara varoluşlarını sorgulatan böyle biraz feminist, anarşist, devrimci, cesur ve dürüst bir duruşmuş. Ay neler neler, sanki bilmiyorum, boyalardaki kimyasalların kanser yapma olasılığı yüzünden korkusu.

Böyle işte :)