Monday, August 31, 2015

Mysore başvurusu


Bugün Aralık ayı için Mysore başvuru günü. Finlandiya ve Türkiye saatiyle gece saat 9.30'da (Hindistan saatine göre 12.00 oluyor) yine bir sürü insan bilgisayarlarının başında stres yaşayacak.

Biz Kopenhag'a gitmeden bir gece önce için başvurumuzu yapmıştık.

Galiba bu sefer en hızlı kabul cevabı bana geldi. İkinci günün sabahı cevap gelmişti. Tabi yine aynı klasik stresler, "Tom kabul edilecek mi? Başka kimler gelebiliyor". Daha mektup gelmeyenlerle her gün yazışmalar, "bize daha gelmedi, ne kadar beklesek, sorsak mı?", beni de bir şekil otoriteymişim gibi cevap veriyorum, "bekle, sakin ol, gelir yakında" diye.

Başvuru gecesi, benim facebook orucu da strese dayanamayıp gümbürtüye gitti. Facebook üzerinden yazışmalar, "Ay açıldı açılmadı beklemesi, yok artık beklemeye dayanamayacağım, açılırsa telefon edersiniz" muhabbetleriyle en az bir bir-buçuk saati ekran başında geçirdik Fin Mysore yolcularıyla.

Başvuru sayfasına şifre koymuşlar, sayfanın açılması, sunucunun çalışması neredeyse iki saati buldu. Bu arada gerekirse hızlı kopyalayalım/yapıştıralım edelim diye bir dosyaya bilgileri hazırlamıştık. Ama açılan yeni sayfada tarih formatları değişmiş.

Sharath ve Saraswathi için başvuru sayfalarını ayırmışlar. Tarih formatlarını değiştirmişler, Sharath için en az iki ay otorize bir hoca ile çalışma şartı getirmişler. Hocanın isminin öğretmenler listesinde olması gerekiyor. Ayrıca şimdiye kadar çalışılan hocalar ve çalışılan tarihleri istemişler.

Ben çalıştığım hocalarla ciddi bir sadeleşmeye gittim. Workshopuna gittiğim, bir aydan az çalıştığım düşündüğümde pratiğime fazla katkısı olmamış kişileri çıkarttım. Böylece şükür listem bir 15-20 kişi kadar azaldı, zaten o stresle tek tek hepsini yazamazdım. Hoca listesinde Sharath'dan bahsedip bahsetmemek konusunda karar veremedim, sonunda yazdım. Tom'da Saraswathi, Pattabhi, Sharath'ı yazmış. Ben Saraswathi'yi sadece workshop diyip yazılmayanlar grubuna ekledim.

Tom kendi bilgisayarından bulduğu bir uygulamayla sayfayı hata mesajı alırsa otomatik tekrar çağırmaya başlamıştı. Ben de kendim deniyordum, ama herhalde sabaha kadar sürecek bu diye umudumu kaybetmiştim, bir sonraki ay için başvurmayı planlayan bir arkadaşımızın tesadüfen sayfanın açıldığını farkedip bize haber vermesiyle başvurumuzu yaptık, facebook bi işe yaramış oldu.

"Gönder" düğmesine bastığınızda sayfa boşalıp tekrar geliyor. O stresle sayfayı tekrar doldurdum, daha önceki yıllarda oluyordu bir süre bekleyince veya bir takım nedenlerden çalışmıyordu, arada tekrar doldurmak gerekiyordu. Neyse tekrar "gönder" düğmesine basmadan, sayfanın sonundaki minicik yeşil "başvurunuz kabul edilmiştir" kutucuğunu gördüm, ve tekrar başvurmaktan kurtuldum. Çünkü, "Birden fazla başvurular dikkate alınmayacaktır" diyorlar.

Gerçi bütün bunların hepsi için genelleme yapmak zor, bazen otomatik başvurunuzu aldık maili gelmemiş olabiliyor, bazen iki kere form gönderenleri kabul ediyorlar.

Yeni başvuracaklara tavsiyeler,

  • başvurunuzu yapmadan önce sayfayı inceleyin, 
  • açıklama yazılarını (hocalar vs.) hazırlayın
  • fotoğrafları, kabul edilmeye uygun boyutlarda hazırlayın
  • eğer sayfa şifrelenmezse sayfayı açın formu doldurun ve saati gelince GÖNDER düğmesine basmak üzere bekleyin. 
  • muhtemelen sunucu ilk denemede cevap veremeyecek yoğunluktan ötürü, sunucunun çalışacağı anda başvurmak için sabırla bilgisayarınızın başında bekleyin
Bol şanslar..

*

Bu kadar stres ve adrenalinden sonra gece saat 2.00-3.00 civarı ancak uyuyabildik. Ertesi gün zaten Sharath için yola çıkıyorduk, pratik yapmayıverdik.

Beraber başvurduğum bütün Fin arkadaşlar kabul edildi.  Helsinki'den başvurup reddedilen kimse yok, en azından benim çevremde. En çok, başvurulardan iki ay önce ucuz bilet bularak, "kesin kabul edilirim" diyerek uçak biletini alan bir arkadaş adına, ve bir yıl önce bebeği olan "Sharath olmazsa Saraswathi" diyerek ev tutan arkadaş için sevindim. Tom'a da sevindim tabi. 

Keşke Türkiye'den de birileri olsa..

*

Şimdi beni büyük bir zorluk daha bekliyor sayın okuyucu. Düşündükçe moralim bozuluyor.

Ya nasıl olacak da olacak babama yine üç ay Hindistan'da kalacağımı anlatacağım. Allahtan bu sefer  Tom ücretsiz izin vs. işlerini ayarladı, iki ay kalacak. Sıkıntımı tarif etmem mümkün değil. Tom "abartma işte, ilk konuşmanızda söyle" diyor da, bana yine afakanlar basıyor. 

Thursday, August 27, 2015

Kopenhag

Bugün yine dayak yemiş gibiyim. Pratik sonrası bir kafeye geldim yulaf lapamı yedim şimdi kahvemi içiyorum. Başka bir yere kıpırdayacak halim kalmadığı için buradan yazmaya devam edeceğim.

Şahsen bir boğa burcu insanının öyle entel dantel kafelerde kitap yazmasını mümkün bulmuyorum. Geçiniz kitabı, blog yazmak bile çok zor. Şu anda kafenin vitrinindeki cheesecakeler, muffinler bana bakarken (siz göremiyor olabilirsiniz, ama orada üst iki raftalar) ve dahi karnım tıka basa yulaf lapasıyla doluyken bile konsantre olmam zor.

Lakin değil başka bir yere gidecek, keklere pastalara sırtımı dönerek oturmaya uğraşacak, veya kalkıp bir tane alacak enerjim yok.

Yüce rabbim millete "bandha", güç kuvvet dağıtırken bana at gibi boy ve göt göbek vermiş. Öyle nokta haline gel kaldır kendini kaldır, hop diye döndür falan olmuyo olmuyo.. Hergün uğraşırken güçlenmek yerine ömrümden tüketiyormuşum gibi hislere kapılıyorum. Bugün de farklı değil, yine bittim, tükendim.

KOPENHAG

Bu sene Sharath Helsinki'ye gelmedi. Fin Aştanga camiası olarak (ben de kendimi artık bir köşesinden içinde sayıyorum) çok üzüldük.

Finliler iki grupa ayrıldı, bazıları Kopenhag, bazıları Stockholm, yapabilenler ikisine birden katıldı. Biz de Kopenhag'a gitmeye karar verdik. Kopenhag turuna katılcağımı facebook'ta millete ilan ettikten sonra çok tesadüfi yazışmalarla Türkiye heyeti gündemden haberdar ve konuya dahil oldu. "Ya niye olmasın, bakalım bakalım, olur belki" şeklindeki yazışmalardan, konuşmalardan hiiç birşey çıkmadığını bilecek kadar büyüdüm aslında. Ama bu sefer öyle olmadı, "belki gelebilirim" diyen herkes geldi, hepimiz çok şaşırdık.


Yani "yarın İstanbul'da sabahtan şalada buluşalım önce pratik yapalım sonra kahvaltı" desek, birinin karnı ağrır, öbürünün çocuğunun okul toplantısı girer, öbürünün şehir dışına çıkması gerekir, hazırlanacak önemli bir rapor olur.

Nasıl oldu da oldu, Kopenhag'a İstanbul'dan toplam yedi, Ebru, Teresa, Seçkin, Beate, Deniz, Gizem ve Savaş (artı iki koca), Antalya'dan bir kişi, Ceren geldi. Ve Ahu ve beni de kattığımızda on kişiyi bulduk.

Yan yana mat serip pratik yapmalar, çıkışta kahvaltılara gitmeler, laklak ve dedikodunun dibine vurmalar. Çok özlediğim bir daha böyle bir şansım olmaz diye düşündüğüm ne kadar şey varsa gerçekleşti.

Biz Ceren'le AirB&B'den ayarladığımız bir evde kaldık. Deniz ve Seçkinler başka bir AirB&B evinde, Gizem'ler de tesadüfen Seçkinlerin üst katındaki başka bir AirB&B evindeymiş. Teresa ve Ebru bir otelde beraber, Beate ve Savaş da başka iki otelde kaldılar.

Bu workshop'ta Sharath'ın favori öğrencisi bence Savaş'dı. Üç kere tesadüfen Savaş'ın yakınlarında mat sererek kendi gözlerimle şahit oldum. Savaş neredeyse Sharath sürekli oralarda dolanıyor. Zaten daha sonra Savaş da itiraf etti aralarında ciddi bir çekim oluştuğunu. Savaş'ın söylediği her gün en az iki üç kere dokunmuş, yardım etmiş.

Sharath'ın unutamadığı diğer bir öğrencinin de Teresa olduğundan eminim. Dvipadalardan sonra Teresa bakışıp işaretleşip "tamam ya, bana bu kadar iyi, ben kesiyim artık, arkaya geçiyim" diyip durduğunda Sharath'ın yüzünü görmek isterdim. Normalde öğrenciler yaptıkları pozlardan ileriye geçmek için yırtınırken, "hadi bana burdan eyvallah" diyen bir öğrencinin tarihte ilk olduğunu, onu da şaşırttığını düşünüyorum.

Ceren ve Deniz birinci serinin tamamını yaptılar. Gizem'i tanımıyordum, çıkışlarda da fazla denk düşmediğimiz için onun deneyimlerini bilemiyorum.






Günlerden bir gün Sharath'ın en önünde bir matlık boşluk kalmış, salonda herkes yerlerine yerleşmişti. İttirmelerim sonucu Ceren'i oraya geçmeye ikna ettim. Bana "sen niye geçmiyorsun" dedi, "ya ben kaç kere Mysore'da burnunun dibinde çalıştım, senin bi daha ne zaman şansın olacak, hadi yallah" dedim. Sharath hep yerinde oturmuyor, zaten gözü her yerde herkeste, ama yine de en önde onun kulağının dibinde mantraları söylemesi oturduğunda en önünde olmak falan hoş bence. Siz siz olun öyle bir fırsatınız olursa utangaçlık yapmayın atlayın.

Ha bu arada unuttum, ben üç gün led intermediate'a kaydolmuştum, ama sonra psikolojik olarak kendimi hazır hissetmediğimden değiştirdim. Gruptan Teresa ve Seçkin led intermediate yaptılar. Tom da intermediate'ci oldu.

Altı gün "led" ders biraz deli işi, dördüncü günden itibaren kıpırdayacak halimiz kalmamıştı. Ağrı kesici yağlar kremler falan sürünüp, akşamları taş gibi düşüp, sabahları giderek ağırlaşarak kalkmamıza rağmen sağ sağlim bitirdik.

Tom ve ben diğer Türk ekibi düşünüldüğünde "içi geçmişler" grubunu oluşturuyorduk. Ebru ve Beate neredeyse her gün 20 km yol yürümeyi, müzeleri, bahçeleri gezmeyi başardılar mesela. Diğer ekip de onlar kadar olmasa da bol bol gezdi, akşamları Tivoli'lere oralara buralara gitmeler, alemlere akmalar.

Biz ne yaptık, işte anca bi beraber kahvaltı, sonra öğleden sonra başka bi yerlerde karnımızı doyurduk. Onda da evin karşı köşesindeki meze yapan yer ve üç sokak ilerdeki "raw food" restorant. Sonra da evde "Welcome to Sweden" isimli komik diziyi seyrederek uyukladık.

Sharath ile yaptığımız tekne turu çok eğlenceliydi. Topu topu birkaç piksel yer kaplasak da Sharath'ın selfie'sine girmeyi başardık. Resmi böyle deli gibi büyütüp sağ tarafa bakarsanız oradaki güneş gözlüklü parlak koca kafalı adam Tom, gri saçlar benim, Ceren, Beate ve Ebru önümde.



300 kişinin orta boy bir yoga salonuna sığıştığı bence çok güzel bir konferans yaptık. Konferansta neler söylediğini yazmak istemiyorum. Sharath zaten konferansların kaydedilmesinden, yazılmasından, kulaktan kulağa aktarılmasından çok hoşlanmıyor.



Konferans çıkışı biz önce bankaya para çekmeye gittik, sonra tekrar mekana döndük. Döndüğümüzde Sharath mekanı terkedip arabasına biniyordu. Fonda ciddi Fin-Türk ailesi olarak, yine yanımızda mekandan ayrılan birkaç manyak aştangacıyla, bir pop-star görmüş gençler gibi, deli gibi arkasından el salladık, o da bize el salladı.

*

Kopenhag çok güzel bir şehir. İlk seferinde de sevmiştim, ikincisinde daha çok sevdim.

Düşünüyorum da, bu blogu yazmaya başlarken yani Mysore'a doğru yola çıkarkenden bu günlere doğru.. Böyle Mysore'da, workshoplarda kalabalık bir grup olarak pratik yapmak bana çok muhteşem ve inanılmaz geliyor.

Tekrar gelen herkese çok teşekkürler. Ben çok eğlendim, çok güzeldi.

Umarım 2017 Avrupa turunda daha kalabalık oluruz, hatta belki Helsinki'ye gelirsiniz..



Aştanga Yoga Kopenhag'a da çok teşekkürler, çok güzel bir organizasyondu.

Aslında bu fotoğrafta oldukça az kişi var, çok fazla kişi workshopun ilk üç gününe katıldı. Bir çok kişi uçağa yetişmek odalarını boşaltmak için fotoğraf çekimini bekleyemeden ayrıldı.

Wednesday, August 26, 2015

Yine başlıyorum yazmaya!

Merhaba,

Bugün yine sabahın körüde kalkıp gittik yogaya. Gecenin bir körü nedensiz uyanıp, sonra tekrar uyuduğum için yorgundum. Bazen oluyor bana öyle, kalkıp yapmam gereken çok önemli birşey varmış hissediyorum, uyanmaya zorluyorum kendimi. Zorla kalkıyorum yataktan, tuvalete gidiyorum, yüzümü yıkıyorum, dişimi fırçalıyorum sonra saate bakıyorum, saate bakmadan önce giyindiğim de oluyordu eskiden.

Uyku sersemi olmayıp sıralamayı düzgün yapsam direk uyumaya devam ederim, ama o saatte kafam düzgün çalışmıyor işte. Sonra saate bakıp herhangi birşey yapmak için çok anlamsız bir saat olduğunu farkediyorum, sabahın ikisi, üçü..

Yorgun argın, son dakika bisikletle feribota yetişerek attik kendimizi şalaya. Derste açıldım gibi, veya böyle yarı uyur, yarı uyanık tuhaf bir bilinç halinde başladım ve bitirdim. Tekrar Pia ile çalışmaya başladım. Mutluyum, gururluyum, ama canımı da çıkartıyor.

GEÇMİŞ

Yazmadığım uzun dönemde valla içimden hiç birşey yapmak gelmiyordu. Minik bir depresyoncuk diyebiliriz. Arada başka şeyler de oldu, bir arkadaşım ziyaretime geldi, tatil koşturmaca derken pratik düzenim bozuldu.

Tom sağolsun "bütçe yapalım, evde pratik yapalım" deyip, benden önce evde pratik yapmaya (daha doğrusu yapamamaya) başlamıştı. Benim kartım bitince ben de ona katıldım. Yavaş yavaş ev pratiğimiz bir yalana dönüştü.

*

Şimdi soracaksınız "kızım yani ne kadar pintisin, bi yoga parasıyla mı yapacaksın bütçe?" diye. Şöyle anlatayım, aylık yoga parası yaklaşık 150 euro, birazcık uygun olsun deyip 3 aylık kart almaya kalkarsanız 393/325 euro (ilki çalışan, ikincisi işsiz-öğrenci fiyatı). Eh toplamda 750 euroyu buluyor. Tabi üzerine pratikten çıkınca, içilen çay kahve, kahvaltı parasını, yol parasını falan da eklerseniz ciddi birşey oluyor.

Bi de eski kiracım sağolsun, kiraları ödemediği aylar boyunca, minik bütçemi ciddi ölçüde sarsıp, sıkıntılarıma sıkıntı eklemişti geçen yıl. Etkileri hala sürüyor.

Ya şimdi '80 sonrası doğumlu arkadaşlarımın büyük kısmı müstesna diyim, ama biraz sıkıntılı ve hasta bulduğum bir kuşak var. Şımarık mı desem, uyuşuk mu bilemiyorum. Yetenekli ama sorumsuz, dünyayı umursadığını düşünen ama bencil. Hisli ama kıçını (hadi kibar olsun evini diyelim) toplamaktan aciz, ama duyarlılık üçbinbeşyüz bi nesil, bir grup var. Hani işte iyi eğitim de almışlar, herşeye haklı görüyorlar falan kendilerini. Eski kiracım bu kuşaktan. Bilgi Üniversitesi'nden mezun falan. Sorsanız hiç düşünmeden yurdumuzun aydın, duyarlı, muhalif kesiminin temsilcisi olarak tanımlar kendisini.

Örnek diyalog:

Ben: "Kirayı ödemedin geçen ay, bir problem mi var, bu ay ödeyecek misin?"
XX: "Eeevet biliyorum, çok mahçubum bidi bidi oldu. Noolur kusura bakma, önümüzdeki ay iki kirayı birden ödeyeceğim"
Ben: "Emin misin, bak zor durumda kalma sonra"
XX: "Yok yok, tabi ödeyeceğim ben sorumluluklarımın farkındayım"
Ben: "Ama lütfen, ödeyemeyeceksen, bir problem olursa önceden bileyim, benim de gelen parayla ödemelerim var"
XX: "Tabi tabi ödiycem, söz"

Bir ay sonra yine kira yok..

Ben : "Eee yine yok kira? Niye ödeyemiyorum diye haber vermiyorsun, beni zor durumda bırakıyorsun"
XX: "Haklısın önümüzdeki ay ödeyeceğim. Ama lütfen bana yalancı muamelesi yapma, ödeyeceğim tabi, uyku uyuyamıyorum, kiranı ödeyip tatile gideceğim"

Bir ay daha sonra,

Ben : "Eee yine yok kira, haber de vermedin"
XX: "Ayy Pınar tatildeydim, haber veremedim, ama bu ayın kirasının yarısını yatırdım, görmedin mi?"
Ben: "Benim artık bu kira meselesinden feci sinirlerim bozuluyor XX"
XX: "Evet ben de farkettim, çok negatifsin. Hiç iyi değil senin için. Niye negatifsin acaba, belki bi tatile ihtiyacın vardır"
Ben: "Yok tatile ihtiyacım, paraya ihtiyacım var"
XX: "Herşey para değil Pınar"
Ben: "Hadi ya.. tamam XX, bak ödeyemiyorsan kendine bir ev bul ve çık evimden"
XX: "Ama ben bu evin enerjisi için çok uğraştım Pınar, ben seviyorum bu evi"

Şeklinde akıllara zarar bir dönem geçirdim. Bir ara annesini arayıp "kızınızın madde bağımlılığı gibi bir problemi olabilir mi acaba?" diye sormayı bile düşündüm. Haspam borcunun kalan kısmını hala bi ara ödeyecek. Ama zırt pırt hatırlatmamak lazım, yalancı yerine konmaktan ve baskıdan hoşlanmıyor.

"Evden çık" dedikten sonra, ev sahibine karşı hemen "nişanlı" olunan sevgili de eklendi telefonla. Benim nişanlısını strese sokup üzmeye ne hakkım varmış. İşte nasıl bir öküz insanmışım, insanların habitatlarında yaşama hakkı engelenemezmiş. Elbette o para ödenecekmişmiş. O artık telefonu eline alıp konuşmaya başladığına göre sözü namusmuş..

Çok eğlenceli zamanlar geçirdim bildiğiniz gibi değil. Sonuçta konuyu karmaya devrettim. O zırtapoz "nişanlı"da yeterince büyük karmik bi ceza aslında.

Evin boşalması bambaşka bir macera, üzerine yeni kiracının gelmesi falan baya bir tantanalı işler oldu.

O arada bu memlekettin dincisinden de, aman sözüme güven diyen solcu-aydın-ve bu kiracım gibi his his duyarlısından da bi bok olmayacağı gibi inançlara garkoldum. Zaten haberleri takip etmek de içimin kararmasına yetiyor.

Bu arada bildiğiniz üzere 3 yıla yakın bir süredir işsizim. Dil kursları biteli de neredeyse bir yıl olacak. Bu durum da "ulan kaç yaşına geldim ne yapıyorum, ne üretiyorum, neyi niye yapıyorum" diye kafayı takıp kendine acımak, depreşmek için güzel bi zemin oldu.

Parantez arası da iyi bi ağlama duvarına çevirdikten sonra.. yogaya döneyim en iyisi.

KOPENHAG'A GİDERKEN

Bu evdeki mayışık dönemden sonra "bu iş böyle olmayacak" diyerek tekrar şalalara dönme kararı aldık. Pia ile çalışmaya başlamam veya tekrar düzenli pratiğe başlamam Sharath'ın Kopenhag turundan bir hafta öncesine denk geliyor.

O sıra herşeyi iptal edebilme şansım olsaydı hiç düşünmez iptal ederdim. Ama öyle bir şansımız yoktu. Kursun ödemesini taa Mart ayında yapmıştık ve kalacağımız evi daha o zamandan ayarlamıştık, iki hafta önce de biletlerimizi aldık.

Tıpış tıpış gittik Kopenhag'a.. çok da iyi oldu..

*

Bunalım dönemlerimde dinlediğim şarkı. Jenni Vartiainen tavsiye ederim. Sözleri çok hoş. Hüzün geldiğinde onur konuğu olarak ağırlayın.. diyor.

Ben de elimden gelen ağırlamayı yaptım kaç aydır.



Friday, May 29, 2015

Plastik kullanmasak!


Abuk subuk şeyler yaparken, insana daha abuk şeyleri de yapabilirmişçesine bir güç geliyor.

Mesela geçenlerde jimnastik dersinde denge barında zıpladım. Ay yine insanlık ve kendim için manasız gereksizlikte, korku dolu bir deneyimdi. Yerden bir metre kadar yüksekte iki ayağını yan yana koyamadığın bir çubuğun üzerinde zıplamakla ne var diyeceksiniz, değil işte. Hoca ilk "hop hadi zıpla" dediğinde, içimden uçurumdan aşağı atlamamı istemişçesine kocaman bir HAAAYIIIR çığlığı koptu, bilemezsiniz.

Bilmiyorum bir önceki yazımda tavsiye etmiş olduğum TED konuşmalarını dinlediniz mi? İlk konuşma David Kelley'e aitti, "How to build your creative confidence" (yaratıcı cesaretinizi nasıl inşa edersiniz). David Kelley konuşmanın bir yerinde psikilog Albert Bandura'dan ve onun fobileri yenmek üzere uyguladığı tekniğinden bahsediyor. Tekniğin adı "rehberli/kılavuzlu ustalaşma". Yılan veya köpek fobiniz var diyelim, yanınızda bir "rehberiniz"le (terapistinizle) bir odadasınız. Terapistiniz size diyor ki, "yan odada yılan/köpek var". Panik yaşamadan bu durumu kabulleneceğiniz noktaya kadar bekliyor. Sonra gel biraz daha yakından bakalım diye sizi cesaretlendiriyor. Bir adım, bir adım. Bu arada yaşadığınız paniğin geçmesine, panik olduğunuz şeyin objesiyle alakalı bir problem olmadığını farkedinceye kadar, bütün süreç boyunca yanınızda oluyor. Sonuçta insanlar büyük korkularıyla yüzleşip, yaşadıkları paniğin odadaki yılan veya köpek yavrusundan kaynaklanmadığını farketmelerini ve aşmalarını sağlıyor.

Bu şekilde çok korktukları şeylerin üzerine gitmeleri, ve fobilerini aşmaları insanları bir şekilde hayatlarındaki diğer korkulu durumlarından da özgürleştiriyormuş. Hayatlarındaki diğer meselelerle ilgili daha az kaygı duyuyorlarmış. Daha yaratıcı oluyorlarmış. Kelley bunu yaratıcı olmadıklarına inanan insanlara küçük adımlar ve küçük başarılarla tekrar yaratma cesareti vermek üzerine kullanıyor.

Yoga da biraz böyle, asanalarla bir çok korkuyla yüzleşiyorsunuz. Kafa duruşlarında duran biri dünyasını altüst edecek şeyler yapmaya daha bir açık ve korkusuz yaklaşıyor sanki.

Bilmiyorum bu kararımın yaptığım abuk subuk korkuların yüzerine gitmekle birşeyler yaratmaya çalışmakla ilgisi var mı? Bence var biraz.

denizlerde 270 bin ton plastik yüzüyor
Yaptığım en zor şeylerden biri bu, büyük harflerle yazmam lazım.

PLASTİK KULLANMAYI BIRAKTIM. Neredeyse bir ay olacak. Şimdi diyeceksiniz, bunda korkulacak ne var. Ne kadar çok üründen vaz geçtiğimi, ne kadar çok şeyi alamaz hale geldiğimi tahmin edemezsiniz. Baştan bunu sadece kendim için düşünmüştüm, çok gereken plastik malzemeyi Tom'a aldırırım, o şimdi dondurmasından, cikletinden vaz geçemez diye düşünüyordum. Ama Tom da bu fikrimi destekledi.

Dünya bir plastik çöplüğüne dönmeden (ki aslında döndü bile) bu konuda herkes duyarlı olmalı. Almayı düşündüğünüz herşeyin plastik olmayan cam-metal-ahşap alternatifleri varsa öncelikle onları araştırın. Kullan at, ürünler yerine uzun süreli kullanabileceğiniz şeyleri seçin. Bence bu yaptığınız asana pratiğinden, meditasyondan çok daha önemli.

Bizim iki kişilik mikro bir aile olarak bile ne çok plastik tükettiğimize inanamazsınız. Üstelik market alışverişlerimizde naylon torba almamaya özen gösteriyoruz yıllardır. Yanımızda kumaş el çantaları taşıyoruz. Sırt çantama dolduruyorum. Kağıt çanta alıyoruz. En en kötüsü "yeniden üretilmiş naylon torba" alıyorduk.

Yine organik çöplerimiz için biyolojik olarak çözülebilir çöp poşeti kullanıyoruz uzun zamandır. Marketlerde buldukça sebzelerimizi bio-çözünür poşetlerde, veya kesekağıdında almaya dikkat ediyorduk. Her ne kadar fazla ağır şeyler taşımayıp hemen parçalansalar da.

Sebze meyveyi kağıt poşetlerde veya kendi kumaş torbalarıma doldurarak almaya başladım. Daha çok da organik olanları alıyorum.

Ekmeklerin poşette olanlarını tüketiyorduk. Poşette olmayan ekmeklere geçtik. Ciklet almıyoruz, onun alternatifini bulamadık. Çiğnediğiniz cikletin çok büyük bir olasılıkla plastik türevi birşey olduğunu biliyor muydunuz? Gerçi bizim almama nedenimiz plastik poşetlerde satılıyor olmasıydı. Ama yine de çiğnediğiniz ciklet çiğnemek pek sağlıklı olmayabilir.

Geçenlerde bir belgeselde seyretmeden önce ben ne olduğu üzerine düşünmemiştim. Gıda endüstrisinin kirli çamaşırlarını ortaya çıkartan "Food Unwrapped" isimli İngiliz belgeselini herkese tavsiye ediyorum. (Ciklet ile ilgili bölüm ikinci sezon, 5. bölümde geçiyor. Youtube den 5. sezonu seyretmeniz mümkün Koskoca İngiltere'de doğal ciklet satan sadece bir marka bulabildiler, onun da fabrikası Finlandiya'da çıktı.)

Pirinç, bakliyat, kuruyemiş gibi şeylerin açıkta satılanlarını kese kağıdı içinde alacağım. Burada şampuan ve diğer temizlik malzemelerinin "organik/ekolojik" açıkta olanları da satılıyor, onlardan alacağız artık. Mevcut plastik şişelerimizi koruyarak. Diş macunu bir problem, onu da soda ve diğer doğal malzemelerle Tom'un bi ara yapma denemesi olmuştu.

Asıl tuvalet kağıdı bitince ne yapacağız merak ediyorum. Belki sanayi tipi dev tuvalet kağıtlarından kullanmaya başlarız. Gülmeyin, bir alternatifimiz daha var. Ay yok onu yazamıycam, vaz geçtim.

Bir iki ayrıntıyı tamamen çıkartmadık. Kutu soya, badem, yulaf sütlerinin kapakları. Onlar o şekilde yeniden dönüşüme giriyormuş.

Kendime niye bu şekilde işkence ediyorum anlamak için buradaki linki incelemenizi tavsiye ederim.

*

İnternetten bulduğum bazı tavsiyeleri paylaşmak istiyorum. Plastik kullanımını azaltmak üzerine yapabilecekleriniz  (Green Education Foundation )

1. İçeceklerinizde restorantlarda pipet kullanmayın. İlla kullanmanız gerekirse cam veya paslanmaz çelik olanları tercih edin. (Ay ne lüzumu var bardaktan içiverin işte).

2. Plastik poşet yerine kumaş el torbaları kullanın. Gerektiğinde yıkayıp tekrar kullanabilirsiniz. Bir plastik poşetin doğada çözünmesi 1000 yıl alıyor. (Biz pamuklu, amerikan bezinden torbalar kullanıyoruz. Geçenlerde gördüğüm recycle plastik şişelerden üretilmiş çok az yer kaplayan modelleri de varmış, ama tabi plastik)

3. Ciklet çiğnemeyi bırakın. Ciklet sentetik kauçuktan yani plastikten üretiliyor. 

4. Plastik poşetlerde olan ürünler yerine, şişe veya kartonda olan ürünleri tercih edin, çamaşır deterjanları mesela. 

5. Tahıl, makarna, prinç gibi ürünlerin büyük miktarda olanlarından alıp tekrar kullanılabilen poşetlerde veya kaplarda saklayın. Hem daha tasarruflu, hem gereksiz pakete para harcamamış olursunuz. 

6. Büyük alışveriş yaptığınızda, kalanları saklamak için kaplarını saklayın.

7. Yanınızda tekrar kullanılabilen su şişeleri veya muglar taşıyın. Bakınız tekrar kullanılabilen kahve kapları.

8. Restorandan artan yemekleri paket yapmasını isteyecekseniz, yanınızda kendi kaplarınızı taşıyın.

9. Çakmak yerine kibrit kullanın. Veya doldurulabilir metal çakmaklardan alın.

10. Dondurulmuş gıda almayın. Genelde hepsinin paketi plastik, karton görünenlerin içinde de plastik varmış. Böylece daha az işlenmiş gıda yemiş olurmuşsunuz. (gerçi ben dondurulmuş meyvaları çok seviyorum ama, artık evde bulunan kaplardakilerle idare edeceğiz. Galiba yüz yıl yetecek kadar buzluk saklama poşeti de var evde. Hindistan tatili boyunca buz dolabı ve dondurucuyu kapatmıştık. Döndüğünde Tom sadece buz dolabını çalıştırmış. Hala derin dondurucuyu çalıştırma ihtiyacı duymadık.

11. Plastik paketlenmiş gıda almayın, restoranlarda hazır gıda alacaksanız kendi götürdüğünüz kaplara koymasını talep ediniz. Ay ben valla ilgili linkten çevirmeye çalışıyorum. Bana da biraz abes gelen maddeler var açıkçası.

12. Manavınıza kapları plastik poşetlere değil sizin kaplarınıza koymasını isteyin (çilek, domates vb). 

13. EPA (Amerikan Çevre Koruma Ajansı)'nın hesaplarına göre, sadece ABD'de yaklaşık 3.5 milyar kilogram bebek bezi tüketiliyormuş her yıl. Kumaş bebek bezleri kullanın, karbon ayak izinizi düşürün, para tasarrufu yapın. Diyor, bu konuda çocuk sahibi olmayan biri olarak yorum yapamıyorum.

14. Plastik kutulardaki meyve sularını almak yerine kendiniz evde sıkın, veya meyve olarak tüketin. Hem daha sağlıklı, hem çevre için daha yararlı.

15. Kendi temizleme ürünlerinizi yapın, böylece daha az zehirli olur ve gereksiz plastik şişe kullanımını azaltırsınız. Bizim evde bulaşık makinesi yok. Ay zaten iki kişiyiz, ev de 36 m2, nereye koyucaz. Bulaşık deterjanlarında şöyle bir yol izliyorduk şimdiye kadar. Yeni aldığımız deterjanı 3 cm kadar boşalan şişeye dolduruyoruz, üzerini suyla doldurup daha çözünmüş bir deterjan elde ediyoruz. Tabi çevre dostu olduğunu iddia eden ürünleri seçiyoruz. "Zor kirleri" deterjanla değil, sıcak su ve bulaşık fırçasıyla temizliyoruz.

16. Öğle yemeğinizi tekrar kullanılabilen kaplarda taşıyın. Ben plastik çatal kaşık kullanmamak için sırt çantamda çatal ve kaşık taşıyorum.

17. Tek kullanımlık traş bıçakları yerine jileti değiştirilebilir modelleri seçin.

Burada da başka bir sayfa var, plastik kullanımını azaltmak ve şu anda yıllık tüketilen plastik miktarı ile ilgilli bilgiler bulabilirsiniz.

*

Hiç bir şey yapamazsanız bile, size son ricam, plastik çöplerinizi diğer çöplerden ayırın. Miktarı gözden geçirin, nasıl azaltabileceğinizi kendiniz düşünün.


Saturday, May 23, 2015

Çatlamazsam yaratıcam

Geçtiğimiz haftanın yaratıcılık ile ilgili insanı çatlatan konusu "hiç bir şey okumamak" idi.

Kendinize konsantre olacaksınız. Okumadan başka neler yapılabiliyorsa onları yapacaksınız. Müzik dinleyebilirsiniz, ev işi yapabilirsiniz, el işi yapabilirsiniz, çiçeklerin saksılarını değiştirebilirsiniz, meditasyon yapabilirsiniz gibi.

Televizyonda de abuk diziler, film izlemek gibi diğer zaman öldürücü başlıklar da yasaktı doğal olarak.

Günde üç kitap devirmiyordum (kitapları biraz kendinden kaçma aracı gibi kullananlar için bu hafta),  ama bütün boş vaktim facebook'da kim ne yapmış, ne yemiş, ne paylaşmış onlara bakmakla/okumakla geçiyordu. Facebook'u bir haftalık kapattım ben de. Bundan sonrası için kapatmaya devam da edebilirim. Henüz tam karar vermedim. Belki az bakarım. Ay bilmiyorum, bağımlılık bu bağımlılık.

Yine bu vesileyle telefonumda sürekli çalışan uygulama WhatsUp'a da veda ettim. Çok kullanmıyorum üç dört kişi var konuştuğum, Tom'da dahil. Ama sürekli bir beklenti ve kontrol halindeyim. Kapatması için Tom'dan yardım istedim. Telefonu Fince kullandığım için bazen yanlış şeyler yapabiliyorum. "İki ay sonra paralı olacakmış, napayım" dedi, bende süper pintiyimdir ya, "eh sil o zaman, parasız bir alternatif buluruz" dedim. Böylece WhatsUp tarihe karıştı. Sonradan söyledi, yıllık 89 cent mi ne istiyorlarmış.

Facebook'da olmadığım zamanlarda mail atan arkadaş sayısı iki, (oradaki yüzlerce arkadaşınızın aslında ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor galiba), ama allah sizi inandırsın Facebook günde üç kere mail atıyor, "herkes seni özledi, kaç gündür yoksun, bi geri gel" diye. Bakınız,

Facebook'a son girişinizden bu yana pek çok şey oldu. Arkadaşlarınızdan kaçırdığınız bildirimlerin bazılarını burada görebilirsiniz.
   
Pınar Pir Söderlund
      82 mesaj
      1 dürtme
      2 arkadaşlık isteği
      8 etkinlik daveti
      1 grup daveti
      5 grup güncellemesi
      51 yakın arkadaş güncellemesi
      2 etkinlik güncellemesi
      94 yeni bildirim
   
   
Facebook'u Aç
   
Bildirimleri Görün

İtiraf ediyorum, bir kere yarı yanlışlıkla açtım bir iki saniye içinde kapattım. Yukardaki mesajda gelen 82 mesaj kısmını görünce, merakıma yenik düştüm ve linke tıkladım. Ne oldu acaba, biri mi öldü diye. Kimse ölmemiş, 80 kişi de mesaj atmamış.

*

Bu haftanın kurallarını belirtirken, TV seyretmeyin ama müzik dinleyebilirsiniz diyordu. Ben de bu vaktimi konuşmalar ve webinarlar dinleyerek geçirdim. Bir takım TED konuşmaları dinledim. (Linkte son konuşma dışındakileri dinlemenizi tavsiye ederim). Bunun dışında Sir Ken Robinson'un "okulun yaratıcılığı nasıl öldürdüğü" hakkındaki konuşmasını da herkese (özellikle öğretmen ve okul çağındaki çocuk sahiplerine) tavsiye ediyorum.

Online eğitim videolarına sardım. İlgilendiğim konular, Standford Üniversitesi Fizik dersleri. BrightTalk'da Bilgi Teknolojileri Güvenliği ile ilgili iki seminer dinledim.

Sonra bir zamanlar alıp başladığım astrolog Demetra George'un 12 evi anlattığı webinarlarının bazılarının (1, 8 ve 9. evler) üzerinden geçtim.

Farkettim ki arkadaşlar, ben astrolog, hatta kahin olmak için gelmişim bu dünyaya. Hep bi Merlin'e özenmişliğim vardı zaten. Keşke herkes baksa, siz de farketseniz ne değerli bi insan olduğumu. Bir de haritamda "kuzeye göç" bile görünüyor.

Bu yaşa kadar geçip hayatının anlamını doğum haritasında bulmaya çalışmayı azıcık salakça buluyorum doğrusu. Bir de zekasını yeteneklerini de haritasına bakıp onaylatmaya çalışan tipler yok mu? Kursa giderken vardı bir arkadaş, her konuyu sürekli kendisine getiriyordu, "hocam benim merkürüm bilmem kaçıncı evde, jüpiterle sulu bir açı yapıyor olduğu için ben böyle hisli ve yetenekliyim" falan.

Astrolojinin beni çeken kısmı, bunca zaman nasıl bu konulara bakmışlar, ne tür teoriler üretmişler, ne tür uygulamalar geliştirmişler, hayatlarımızda işliyor mu gerçekten kısmı. Biraz daha büyük çerçevedeki resim. Bir de bayıldığım mitoloji kısmı var. Yani bu derin konular yerine kahve falı baksam daha çok müşteri bulurum. Napıyım ben de böyle bi tipim işte, saçma sapan bi yıldız haritasına doğmuşum ki, seviyorum böyle konuları.

Kesmedi, Bernadette Barry'nin "Medieval and Ancient Astrology" setinin üçüncü bölümünü (hayat enerjisi, uzunluğu, differentia, hyleg alcoccoden, öldüren gezegen, pars daemon) dinledim yollarda. Tabi sadece dinlemek biraz gazoz modunda oluyor, oturup ders notlarını okuyarak çalışmam lazım, önümüzdeki haftanın gündemi. Bu konuda Hakan Kırkoğlu'nun yazısı da gelecek haftanın okuma listesinde.
*
Neyse efendim sonra kendime bir oda yaptım, evin balkon kısmında. Okuma, yazma, meditasyon falan filan odası köşesi gibi birşey. Haftaya yerleşeceğim. Balkonun bir kısmına Tom raf yaptı. Gitti kendi ıncık cıncığını koydu, sonra düzenliycem bunları ben diye yerlere saçtı. Pazartesiye kadar toparlanması için vakit verdim. Yoksa bütün vidaları bi leğene doldurup rafa koyuvericem.

Balkonumuz


Facebooksuz hayat gayet verimli geçiyormuş.

SAÇLAR SAÇLAR

Helsinki'deki üç yıllık hayatımda bir ilk yaparak Fin'li kuaförlere teslim ettim güzelim saçlarımı. Çok eğlendim ve sıkıldım. Saçımı kesen kız, saçlarımın önünde azıcık kalan kına için "bu öndeki saçınızın kendi rengi mi?" diye sordu. Evet sapığım ya saçlarım kahverengi ama griye boyuyorum. "Yok yok kocamın bi dürüstlük hastalığı var, böyle daha kendimi kabul etmiş ve "neysem o" olmuş oluyormuşum. Boşver ben de anlamıyorum. Bi de beni kaybetme korkusu var, kanser olurum diye korkuyor" desem diye düşündüm. Onun yerine "Kocam zehirli kimyasallar kullanmamı istemiyor" dedim. Bir Türk kuaför olsa, "şimdi zehirsizleri var abla, organik zehirler kullanıyoruz, gel iki dakkada boyayalım" diye ısrar ederdi. 

Enseyi ve yanları aldırdım. Bir Türk kuaförün beş veya daha fazla iş çıkaracağı bir zamanda, sakin sakin ağır ağır bitirdi işini kızımız. Bir ara, "Ya güzelim sen boşver en iyisi şu makineyle yandan gir, kazı bi tarafı da işimiz çabuk bitsin" deyiverecektim. Sonra saç kurutma makinesini soğuk-ılık arası bir yere ayarlayıp böyle parmaklarıyla dalga yapmaya çalıştı ki, iki saat. Şekil kısmından sonra bitti işimiz diye sevinirken bi yarım saat daha tekrar uçlarından düzeltmeye geçti. 

Allahtan saçlarım ince telli, ve dalgalı. Kalın telli gür bir saçı kesmesi herhalde bütün gün sürer. Fön çekmeye kalkarsa, bitirmesi kesin bir hafta diyorum. Neyse sonuç Hindistan'dakinden kat be kat iyi buna da şükür.

YOGA

Yıllar oldu değil mi? Size yoga pratiğim hakkında yazı yazmıyorum. Blogun ismi de "yoga notları" kaldı. İsmini değiştirsem mi diye düşünüyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor. Varsa fikriniz yazınız lütfen.

Aştanga Yoga Okulu'na gitmeye ve orada asistanlık yapmaya devam ediyorum. 

Hocalardan "sıfır ilgi" aldığım bir dönemdeyim. Kendi kendime pratik yapıyorum gibi. Geçtiğimiz iki ay içinde bir kere Tom'la beraber pratik yaptık, o söyledi bir şeyler. O da ne kadar motive edici, "sallanma, geyik yapma, yoga yap", efendim şöyle "giysini düzeltme, terini silme, poza giricem diye on saat oyalanma, vinyasayı kaçırma". 

Biraz depresyonda gibiyim, biraz enerjisizim. Bütün bunların üzerine kapotasana ile uğraşıyorum.  Hocamın da galiba beklediği, anlamamı istediği bir şey var, ama ne henüz kavrayamadım. Bütün bu uğraşmalarımı seyrediyor, seyrediyor. Ben bu arada ya şöyle bi "ucundan tutuversen, bi iki birşey söylesen manyak karı, bak bak yine bakıyo öyle" gibi şeyler de geçiriyorum kafamdan.. sonunda yanıma geliyor "hmm iyi iyi" diyip gidiyor.

Yanlış anlaşılmasın şu ara bana yokmuşum gibi davranan hocamı, Marke, çok seviyorum. Ayrıca onun asistanlığını yapıyorum. Normal zamanda bu aklımdan geçenlerle alakası yok düşüncelerimin.

Başka da yazacak birşeyim yok. Yoga her gün en yeni şeyleri güzellikleri keşfedip yeni açılımlar yaşayıp beni uçuran bir şey değil. Böyle hissedenlere de hem hayranlık ve kıskançlıkla, hem şüpheyle yaklaşıyorum. Bence birşeyleri yanlış yapıyorlar.

*

Bu arada mini evimizin en az evimiz kadar büyük giriş holünü Tom şalaya çevirdi. Gelen geçen oluyor ama çok problem etmiyor. Sabahları kendi yogasını evin giriş holünde yapıyor. Antika binanın tipinden o kısmın tamamını sadece biz kullanıyoruz. Ben daha denemedim, yakında deneyeceğim.




Fotoğraf çekeyim diye poz vermedi. Geçen Pazar, kendi pratiğimi ve asistanlığımı yapıp eve döndüğümde onu koridorda bu halde bulunca dayanamadım. Evinin içinde yoga yapıcak alanı olan Ceren arkadaşım, kıymetini bil. 

Monday, May 18, 2015

Hindistan'da kiralık ev

Benim bütün Hindistan deneyimim Mysore şehri, Gokulam bölgesi etrafında şekilleniyor, bir de duyduklarım. Son kaldığım ev sahibem evini arkadaşlarıma tavsiye etmemi rica ettiği için yazıyorum bu yazıyı.

Hemen duyduklarımdan başlayayım. Bütün Hindistan'daki en pahallı evleri Mysore-Gokulam bölgesinde tutabilirsiniz. Motosikletle on dakika mesafede yarı fiyatına ev bulmanız mümkünmüş. Yine Goa'ya giden arkadaşların iddiası, orada daha düşük fiyata çok daha iyi konumda ev tutuluyormuş.

Son seferimde İngiliz bir arkadaşın tesadüfen evini kiraya vermek isteyen bir Hintli ile tanışmış. 2 oda, 1 salon, banyo, tuvalet, mutfak, buzdolabı, elektrikli şofben dahil, eski ama temiz bir ev için sahibi aylık 8.000 rupi istemiş. Ben ikinci ayım için ev bakarken bebek mezarı gibi, tek yataktan oluşan, mutfaksız bir odaya 15.000 rupi istendiğine şahit oldum.

TARİHÇE

Hikayemiz 2010 yılındaki ilk gidişimizde Şiva'nın gösterdiği ilk evi tutmamızla noktalanmıştı. Daha doğrusu büyük bir evin odalarını tutmuştuk. Benim kaldığım odada tuvalet-banyo mevcuttu, Canan'la beraber kullanıyorduk. Ayrıca evdeki diğer kişilerle ortak kullanabildiğimiz bir banyo-tuvalet vardı. Mutfağı kalan herkesle paylaşıyorduk. İki üç günde bir temizlikçi kadın geliyordu.

İkinci gidişimizde Prakash'ın aradığı emlakçının gösterdiği ilk evi tutmuştuk. (Prakash Sharath'ın yardımcısı, şalanın her türlü işine bakan bir arkadaş). Biz karı koca "en iyi standartlar ve en mükemmel" şeyler arayışında değiliz. Olabilir gibiyse, çok büyük bir dezavantajı yoksa kendimizi "daha bi başka türlüsü" için kasıp yormuyoruz. Tom için bir iki istisna konu var; elektronik aletler, bisiklet ve bunun gibi bir takım mekanik, elektriksel ıvırtı zıvırtı. Ömrünü bu tip şeylerin ince detaylarını inceleyip en uygununu seçmek için tüketebilir. Diyerek şikayet ve dedikodu kısmını sıkıştırtıktan sonra konuya dönelim.

Zaten dışarıdan bakıp süper beğendiğiniz evlerin bile içinde yaşamadan farkedemeyeceğiniz problemleri olabiliyor.

Bu son gidişimde her ay bir ev değiştirerek kalınabilecek evler ve özellikleri konusunda oldukça deneyim kazandım.

EV TUTARKEN DİKKAT ETMENİZ GEREKENLER

Genel olarak çevre ve güvenlik koşullarını değerlendirin. Şalaya gidiş geliş kolay mı? Etrafta yoga öğrencileri mi kalıyor? Evin girişi, yabancıların evin etrafında dolanma vb. durumu nasıl. Hırsızlık konularına dikkat edin. Direk işlek cadde üzeriyse, yola yakın ayrıca gelen geçenin yıkanmış giysileri toplayıp gidebileceği bir modelde olmamasına dikkat edin. Bu model ise de bu olasılığı gözden kaçırmayın. Evin etrafının size özel olup kim olduğunu bilemediğiniz onlarca çoluk çocuğun oyun alanı olmamasına dikkat edin.

İşlek yollara çok yakın olmamasında fayda var. Gürültü açısından. Hatırlatıyorum, Hindistan'da korna çalmak sinyal vermek gibi. Hintliler arabayla sağa sola dönmeden önce sinyal vermeyi unutabilirler ama mutlaka korna çalıyorlar.

Ev sahibi, veya kiraladığınız kişi herhangi bir sorun anında erişilebilir durumda mı? Özellikle hemen alt katınızda oturuyorsa gelen geçene, giren çıkana karşı gözü açıksa çok iyi. Evinize gelen misafirler konusunda biraz gerilim yaşayabilirsiniz, ama biraz sıkılmanız genel güvenliğiniz açısından on numara.

Sanırım aklıma gelenler bunlar. Bunun dışında evin içinde böcek, kertenkele falan görebilirsiniz. Elektrikler kaldığınız bölgeye göre gidip gelebilir. Ayrıca rutubet problemine dikkat edin. Kötü yapılmış binalarda ve muson dönemi yağmurlarının neden olduğu problemli evlerden uzak durun.

FİYATLAR

Mysore'da evler genelde bir aracı üzerinden kiralanıyor. Tekil olarak evlerini, odalarını kiraya verenler de var. Fiyatlar her sezon artıyor. Fiyatları etkileyen faktörler şalaya yakınlık, ve evin büyüklüğü daha çok. 

Bizim bu yıl ilk kaldığımız büyük mavi ev (2 yatak odası, 1 banyo-tuvalet, 1 ara oda, 1 salon, 1 giriş odası -yatak odası olarak kullanılabilirdi-, büyük mutfak, 1 çamaşır makinesi odası, 1 hint tuvaleti -alaturka, çamaşır makinesi, buzdolabı, wifi) aylık 25.000 rupi idi. İlk tutulduğunda çok kötü durumda pis olduğu için biraz ucuza verdiklerini düşünüyorum. 

İkinci kaldığım ev küçücük bir odacık, içinde mutfak tezgahı, buzdolabı ve gömmedolap vardı ve banyo tuvaleti olan bir teras katıydı. 12.000 rupi.

Bir arkadaşım biraz daha uzakta yeni yapılmış temiz bir çatı katı odasını, benim kaldığımdan daha geniş ve güzeldi sadece şalaya 15-20 dk. yürüme mesafesinde ve çok işlek bir caddenin yakınında olduğu için 10.000 rupi'ye bulabilmiş.

Benim son kaldığım ev temiz, güvenli, şalaya çok yakın, iki yatak, elbise dolabı, buzdolabı, masa sandaye ile 12.000 rupi idi. Bir eksiği wifi olmaması. 

*


Şimdiye kadar kaldığım bütün evler içinde bu size anlatacağım evi sevdim.

Hatta Tom ile ilk ay fantazi yürüyüşleri yaparken seçtiğimiz bir evdi. "Fantazi yürüyüşü" şöyle oluyor. Herşeyi bırakıp Mysore'a yerleşecekmişiz gibi, veya bir sonraki gelişimize kesin bir ev alacakmışız gibi, veya piyangodan çok büyük para çıkmış gibi sokak sokak dolanıp evlere bakıp "bunu alalım", "bunu düşünelim", "bu güzel ama şurası şöyle, olmaz" diye evlere bakıyoruz. Bu yürüyüşlerimiz sırasında güzel bahçesinden dolayı ilgimizi çekmişti, bunu alalım mutlaka demiştik.

Eğer Mysore'a gidecekseniz, boşsa kesinlikle tavsiye ederim. Şubat-Mart ayları azcık sıcak oluyor, o kadar kusur kadı kızında da olur. Benim için çok uygundu. Zaten güneşe ve ışığa hasret kalmışım bu kuzey diyarlarında.











Teras - benden önceki kiracı hamak kurmuş
Bu evin ev sahipleri yanda giriş katında oturuyorlar. Evin etrafında nefis bir bahçesi var. Ev sahibesi çiçekleri çok seviyor. Pratikten sonra dinlenirken, mis gibi çiçek kokularıyla, bülbül sesleriyle uyanmak bana çok iyi geldi. Ev işlek olmayan sakin yollardan birinde. Gün içinde sebze-meyveciler, çiçekçiler geçiyor. Bir seslenmenizle kapınızdalar. İsterseniz eve süt servisi de var. (Ben sütçü kullanmadım).



Bu yukarıda gördüğünüz arkadaş, tepeli arap/hint bülbülü imiş. Ben kendisini bülbüle benzetemedim ama araştırınca öğrendim.








Ev sahibesi her gün birbirinden güzel rangoliler çiziyor. İsterseniz size de nasıl yapacağnızı öğretiyor. Ben de üşenmedim her gün fotoğrafını çektim. En güzellerinden bazılarını paylaşıyorum aşağıda.

Ayrıca evin bir diğer hoş tarafı, ev sahibesi biyolog doktor. Her konudaki Hint adetleri gelenek göreneklerinden nereden ne alınır konusunda kendisine sorabilirsiniz.





Bana ayrılırken tulsi fidesi bile verdiler. Fidelerin bir iki tanesini İstanbul'da dayıma bıraktım. Ondakilerin yaşadığını ümit ediyorum. Buraya üç tane getirdim. İki tanesi biraz fazla hırpalanmıştı. Üçüncüsü tam yaprak verdi, dikeyim artık tutar bu artık derken soğuktan donduverdi. 

Ama enteresan birşey oldu sonradan. Bunları bir kavanoz Hindistan toprağı içinde getirmiştim. O kavanoz ağzı kapalı pencerenin önünde duruyordu. Şimdi o kavanozun içinde kendiliğinden büyümüş minik bir bahçem var. 

*

Gitmeyi düşünürseniz ve özellikle tek kişi kalacaksanız bu ev her bakımdan çok uygun. Daha fazla sorunuz olursa bana da yazabilirsiniz. Ev sahibiyle doğrudan bağlantıya da geçebilirsiniz. 

Prathibha : prathibhadv@gmail.com 



Tuesday, May 12, 2015

Yaratıcılık II - diğer şeyler

El işleri ile başlayan maceram bir arkadaşımın tavsiye ettiği Julia Cameron tarafından yazılmış The Artist's Way isimli kitabıyla devam etti. Kitap Türkçeye Sanatçının Yolu olarak çevrilmiş. Ben aynı yazarın sanırım on yıl kadar önce, "İçinizdeki Yaratıcıyı Keşfedin" adlı kitabına başlamış, sonra daha doğru bir zamanda tekrar başlamak üzere, tamamlayamadan bırakmıştım.

Bu yeni kitap ilk kitaba benziyor. Üç aylık bir dönem için haftalık belli odak konuları ve ödevler veriliyor kitapta. En önemli, daha doğrusu değişmeyen iki ödev,

  • uyanır uyanmaz bir deftere 3 sayfa yazmak, her gün
  • yalnız (aslında yalnız değil, içinizdeki sanatçıyla beraber) yirmi dakikalık yürüyüşlere çıkmak, haftada bir
Bunları mutlaka yapıyorsunuz. Sonra diğer ödevler geliyor. 

Benim açımdan uyanır uyanmaz üç sayfa yazmak biraz zorlayıcı oldu. Bir kere deftere uzun yazılar yazmayı unutmuşum. İkinci gün bilgisayara geçtim. Ama galiba deftere yazsam daha kolay ve mantıklı olacaktı. Bana koymaz diyip sayfayı arial 11 fonta ayarladım. Hatta öyle bi özgüven varmış ki bende baştan arial 9'a ayarlamıştım. Yaz yaz sayfa bitmeyince fontu büyüttüm, ama harfler biraz daha büyük olsa daha iyi olacakmış. Sabah sabah daha az saçmalayacaktım. 

*
İlk hafta çok enteresan geçti. 

Kendime astroloji işlerimi tanıtır bir broşür hazırladım. Çok büyük şeylere açılmıyorum, sadece doğum haritası yorumlaması gibi bir şey. Gerçi ilk hazırladığım ilan solcu gençlerin dağıttığı el ilanlarına benziyor. Niyeyse böyle "hayatınızın anlamı burada", "bütün sorularınızın cevabı" gibi gibi uçuşlar yapmak yerine sade ve basit birşey istediğim için, insanları bana para vermeye ikna edemedim henüz. 

Ama başlangıç başlangıçtır. Sonraki hafta bu mini deneme için dijital reklamcı/marketingci bir arkadaşımın (Ceren hanfendi) kafasını şişirdim. Güzel tavsiyeler verdi ama henüz üzerinde kafa yorup devamını getiremedim.

Sonra Hindistan'da kaldığım ev sahibimin ricasıyla onun için bir ev ilanı yaptım. Bir sonraki yazıda paylaşırım sizinle.

*
Bitmedi, aklıma süper bi yoga ürünü gelmişti. Böyle bir ürün geliştirmesi için Manduka'ya mail attım.

Manduka ile yazışmam "ömür boyu garantili" eskiyen matım ile ilgili başlamıştı. Parantez açayım, pratik nedeniyle üstü soyulan  matınızı fotoğraflarını, nerden aldınız, ne kadar zamandır kullanıyorsunuz vb. bilgilerle birlikte e-posta atarsanız, ücretsiz yeni mat gönderiyorlar. Gayet memnundum eski matımdan, beş yıl hemen her gün kullandım sadece ayakların ellerin durduğu kısım çok hafif soyulmuştu. Değiştirmeyi kabul ettiler, şimdi yeni bir matım var.

Bu ürün fikrime cevap vermeseler, ben üretip satsam mı acaba diye düşünmeye başlamıştım. Çok sevindiklerini ürün departmanına yönlendirdiklerini falan gibi bir cevap alınca üzerine gitmedim. 

Sonradan duyduğum bir arkadaşımın eşinin yaptığı bir iş var. Gündelik kullanılan ürünlerin daha güzel, daha kullanışlı modellerini düşünüyor, tasarlatıyor, sonra ürettiriyor ve satıcıya hazır ürünle gidiyormuş.

Kendime bir tasarımcı bulup kafamdaki modeli ürettirip bakın böyle birşey diye Manduka'ya sattırsam.. ay allaam ne fantaziler var bende. 

*
Bitmedi. 

Bu yaptığım muhteşem bir şey. 

İlk haftanın ödevleri arasında kendine beş fantazi meslek seç ve o hafta ona göre birşeyler yap gibi bir ödev vardı. Keşiş, fizikçi, dansçı, astronot, dalgıç.. neyse artık olmak istediğin, sana enteresan gelen bir meslek seçiyorsun. Sonra o konu üzerine okumak olabilir, film seyretmek olabilir, bir şeyler yapıyorsun. Keşiş seçtiysen, işte bir gün meditasyon yapmak olabilir. Dalgıç seçtiysen şehir akvaryumunu gezmek olabilir, dalış kursuna gitmek olabilir, su altı ile ilgili bir kitap okumak olabilir. Kişiye ve yaratıcılığına kalmış. 

Ben de jimnastikçi olmayı seçmiştim. Sonra acaba dedim Tom'a büyükler için jimnastik kursları var mıdır? Bir tane bulduk. Kayıt oldum. Ve de başladım. İlk gün benimle beraber Tom'da gelmişti. Antrenör "denemek için sen de gelebilirsin" diyince Tom da yanındaki yoga kıyafetleriyle, yarı çıplak (don, atlet) katıldı derse. 

Ya sizi bilmiyorum ama küçükken bizim evde olimpiyatlar, jimnastik yarışmaları, buz pateni falan mutlaka seyredilirdi. Yine sizi bilmiyorum, ama bizim mahalledeki her çocuğun içinde biraz balerin, biraz buz patenci, jimnastikçi olmak gibi hayaller vardı. Yine herhalde bizim kuşaktan herkes Katerina Witt, Nadia Comenaci falan duymuştur. 




Raija Koivisto-Jalonen
Küçükken bi koltuğa kıvrılayım, kitabıma gömüleyim yeterdi bana. Ama yine buzda şöyle salınmak o çubuklar arasında uçmak fikri hoşuma giderdi. Ama geçiniz İstanbul'u, yaşadığımız küçük şehirde kardeşimle yapabildiğimiz tek şey kaldırım kenarlarında denge çubuğundaymış gibi yürümek ve dört yılda bir olimpiyatları seyretmek oldu.

Ama kader ağlarını benim için kırkından sonrasına örmüş sayın seyirciler.

Nasıl eğlendim, korktum, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım anlatamam.

Bizim antrenör, anne tadında tombik bir kadın. Bakınız fotoğrafını buldum koyuyorum. Neyse bu kadının sınıf nasıl yerlerde sürünürken manyak karın kası gerektiren hareketleri terlemeden gösterdiğini, biz acılar içinde kıvranırken bize nasıl güldüğünü görmeniz lazım.

İki tanesini anlatayım mesela. 
Halıya oturun (ki poponuz acımasın), bacaklarınızı iki yana açın (açabildiğiniz kadar), ayak uçlarını balerin bacağı gibi yapıp, düm düz bir şekilde ayakları yerden 5 cm yukarı kaldırın (on nefes), çok yukarı kaldırmıyorsunuz ki karnınınız yansın. Bu arada elinizi öne doğru uzatıyorsunuz, yerden destek almak yok. Sonra iki bacak hala yerden yukardayken birini biraz daha yukarı indirip kaldırmaya başlıyorsunuz on kere, sonra öbürü (ayaklar hala hiç yere değmedi, eller de), en son da iki ayağı yukarı kaldırıp indiriyorsunuz ona kadar sayarak, sonra ayaklar tekrar yerden 5 cm yukarıda on nefes kalıyorsunuz.

Bu sefer kaygan bi zemin olsun, parke falan olabilir, ayaklarınızın aldına bir havlu koyun (ya da yerde kolay kayacak bir şey) sırt üstü yatıp köprü pozuna gelin (omuzlar yerde, popo havada) iki ayak birleşik havlunun üzerinde. Sonra yavaşça havluyu ileri doğru kaydırın ayaklar düzleşecek, ama popo yere değmeyecek. Sonra tekrar yavaşça ayaklarınızı karnınıza doğru çekin. (5 idare eder, 10 iyi, maksimum 15 kere). Deneyip ertesi gün ağlamayın bana ama.

Sonradan öğrendim, bu şirin teyze Fin Olimpiyat Takımı'nın antrenörlüğünü yapıyormuş aynı zamanda. Bizden önceki gruptaki minnoş kızımız Finlandiya bronz madalya sahibiymiş. Neyse bizim madalya hevesimiz yok, derdimiz kendimizi eğlendirmek. Minicik bebelerin oturduğu yerde bacaklarını iki yana açıp ellerinin üzerinde yükselip ordan el duruşuna geçmelerini görmek, kendiniz yapamasanız da, kafanızdaki "ay ne mümkün bunu yapmak" fikrinin kırılmasını sağlıyor.

Şu vakte kadar yoga yapmış olmanın büyük faydalarını da gördüm. Herhalde bir beş yıl önce ısınma sırasında daha az nefes nefese kalırdım, ama sonradan yaptığımız pozları hayatta yapamazdım.

İlk derste ısınmayı tripod kafa duruşu ile bitirdik. Ama bildiğiniz gibi değil, hoca sayıyor BİR kafayı yerleştir, İKİİ ayakları karna çek, ÜÇÇ ayaklar havaya, DÖRT ayaklar karna, BEŞŞ ayaklar yere.. devam İKİİİ ayaklar karna.. böyle bi beş kez yaptık. Sonra BİİİR ayakları yana aç, İKİ ayakları havaya kaldır, ÜÇ ayakları indir.. hepsinin arası bir nefes, bilemedin iki nefes durarak. Daha ne oldum napıyorum demeden paldır küldür gidiveriyor.

(meraklısı için tripod kafa duruşu, tabi biz böyle ağır ağır değil, yukarıda saydığım gibi komando tadında yaptık, ikincisi için bacaklar iki yana açık, yukarda birleştir, inerken tekrar aç şeklinde)

İlk dersin devamı trambolinde zıplayarak (dünyanın en eğlenceli şeyi, eviniz bahçeniz uygun ortamınız varsa mutlaka edinin) nasıl olduğunu anlayamadan ellerin üzerinde yükselip mindere takla atarak geçti.

Dersin ikinci yarısında denge çubuğunda çalıştık. Benim gibi yükseklik korkusu olan, dengesiz biri için o çubuğun üzerinde durmak bile nasıl korkutucuydu anlatamam. "Öldüm, ölüyorum, allah belamı verdi işte" şeklinde küfrederekten çubuğun ucuna kadar yürümeyi başardım. İkinci tur çubuğun ucunda geri geri yürümekti. Ona cesaret edemeyip bi tur daha düz ayak ucunda yükselip yürümeyi tekrarladım. Üçüncü çalışma iki adım düz, dön iki adım geri geri, sonra tekrar dön iki adım düz.. yürümekti. Bu sefer "eh geri geri yürüyeyim bari" dedim, düşündüğüm kadar zor değilmiş. Fakat sonunu farketmeyip geri geri yere çakılırsam gibi bi korku geldi. Öyle bişey olmuyor tabi, salak değilseniz, korktuğunuzla kalıyorsunuz.

Dördüncü tur "ayağı düz öne kaldır, indir, adım at, öbür ayak" şeklindeydi bunu da bir şekil yaptım. Daha sonraki, "ayağı düz öne kaldır, oradan geriye alırken öne doğru eğil, tekrar doğrul ayağı yana doğru aç ve adımı tamamla" yarıya kadar fena gitmedi. Daha sonra "adım at, elleri çubuğa koy, mini adım tekrar doğrul"du.. bu beni aştı, eğilip kalkarken süper dengesizleşiyorum. Sonuncusu "çubuğun üzerinde emekler gibi ilerleme" de inanılmaz zor geldi.

Kambersiz düğün olur mu? Tom benim yanımda olduğu için, denge çubuğundaki tek erkek olma şansını kazandı. Denge  çubuğundaki bütün hareketleri on numara başarıyla tamamladı: denge, zihin sakinliği ve konsantrasyonun büyük uyumu. Benimle karşılaştırıldığında tabi.

Bu arada yogadan bir arkadaş da vardı. Meğer eski jimnastikçiymiş. Geçen kış başlamış tekrar. Çok eğleniyormuş. Jimnastiğin çok yönlülüğü ve çalışmaları çok hoşuna gidiyormuş.

İkinci gidişimizde, ısınma çalışmasının sonunu el duruşuyla bağladık. Hayatımda ilk defa el duruşunda durdum. Lise yıllarında beden öğretmenimle, "şu bileklerin inceliğini görmüyor musunuz? el duruşunda durmam imkansız kusura bakmayın" diye tartıştığımı ve denemediğimi bile hatırlıyorum. Nasıl olduysa burada pat diye kalktım. Değişik el duruşu çalışmalarının sonuncusu jimnastik pisti boyunca eller üzerinde yürümekti. Tom ve yukarıdaki fotoğrafını gördüğünüz tatlı-sert antrenörün yardımıyla ellerim üzerinde bütün pist boyunca yürüdüm. İnanılmaz.

Sonra zıplama minderi üzerinde zıplayarak ilerle ilerle, son adımda el duruşuna çıkarak takla at mindere düş.. sonra, koş koş koş zıpla, havada takla at mindere düş.. çalışmalarıyla bitti.

Hayat öyle toz pembe değil her zaman, biliyorsunuz. Her eğlencenin arkasından biraz göz yaşı geliyor. Bu kadar eğlencenin sonu da, ertesi gün sızım sızım kas ağrısı. Karın kaslarım, bacaklarım, el duruşu ve öncesindeki egzersizler yüzünden omuzlarım, atlamalar sıçramalardan her tarafım ağrıyor. Ama eğleniyor muyuz, eğleniyoruz.

Bu çalışmanın yoga ile falan bir alakası yok. Değişik korkular ile yüzleşme ve değişik deneyimler diyebilirim. Haftada bir, iki saatlik bir çalışmayla jimnastikçi falan olmayacağım. Bu yaptığım şeylerin yoga pratiğimi geliştireceğini veya gerileteceğini de düşünmüyorum.

*
Bu takip ettiğim kitapta da diyor her haftanız, her gününüzde aynı performansı gösteremezsiniz diye. İkinci hafta içimdeki sanatçı yattı diyebilirim. Önce doğum günü bunalımına girdim. Genelde on yaşımdan beri başıma gelir. Bir yıl daha geçti elde ne var, ne yaptım ne ettim şeklinde.  

Sonra büyük bir organizasyon başarısı göstererek Finli yogi arkadaşları kahvaltıya çağırmıştım haftasonu. Köşe bucak temizlik, alışveriş, pasta börek yapma oldukça vaktimi aldı. Bütün bu uğraşların sonucu, gele gele bir kişi geldi. Ama temiz bir ev ve bir sürü yemek bize kaldı.

*
Şimdi kitabın üçüncü haftasındanyım. Bakalım bu hafta neler çıkacak. 

Ödevler şöyle.. çocukluk odanızı tarif ediniz, en sevdiğiniz şey neydi odanızda? Çocukken kendinizde sevdiğiniz beş özelliğinizi tarif edin. Çocukken başardığınız beş şeyi sayın. Size zarar veren alışkanlıklarınızdan üç tanesini söyleyin (hoşlanmasanız da tv seyretmek / içinizi sıkan arkadaşlarla görüşmeyi sürdürmek, sigara içmek, yapacak daha iyi şeyler varken kendini yemeğe vurmak gibi) Bu alışkanlıkların ne gibi faydası olabilir size? Sizi besleyen (yeterliliklerinizi ve yapabilecekleriniz konusunda sizi destekleyen demek istiyor) üç arkadaşınızı sayınız, yaptıkları hangi özellikler size iyi geliyor?.. diye uzuyor liste.

Yine çok uzattım.