Tuesday, April 7, 2015

Yoga çantası yapmak

Aşağıda göreceğiniz mat çantasını yapmak toplamda dört gününüzü alıyor, fakat ben bunu iki yıl, beş ay, dört günde yayarak bitirmeyi başardım. Neyse sonuca bakalım, sonuçta bitti.

Helsinki'ye ilk geldiğim zaman başlamıştım mat çantası yapmaya. Burada herkes bir çeşit el işi olaylarında başarılı. Herkes örgü örüyor, dikiş dikiyor. Bir iki arkadaşta gördüğüm el yapımı çantadan gaza geldim, "ben de yaparım, neyim eksik" diyerek başladım. Annem hep der, "istesen her şeyi benden iyi yaparsın, yeter ki canın istesin, işte canını istetmek biraz zor" diye.

Sonra kalın kumaşa elle fermuar dikme ve nakış süs kısımlarında feci bayarak attım bir kenara, şu son iki günde de bitirdim.

Malzemeler şöyle, kumaş, yün, tığ ve kalın iğne. Dikiş makinem olmadığı için tamamen el üretimi bir çanta oldu. Ölçü olarak yaklaşık diyorum ben daha çok kumaşın çizgilerine uygun olarak kestim. Kumaş olarak %50 indirimde son metreleri kalmış kaplama kumaşı aldım. Son parçayı aldığım için çok ucuza geldi. Ama kaplama kumaşını elde dikmek biraz zor oldu, parmaklarım acıdı.

Model olarak tepeten matı sokmalı değil de fermuarlı ortadan açılan ve omuzda çapraz taşınan model çantalar daha kullanışlı bence. Tepeden matı soktuğunuz modelleri yapmak çok daha kolay olabilir. Ama mat dışındaki malzemeler için ayrı çanta gerektiriyor. Bir de benim bir tane vardı ağzı büzülen, büzgü yerinde kocaman boncuk geçirilmiş ip olan bir model. Omzuma atarken o boncuğa nasıl bir ivme veriyorsam, kaşıma çtonk diye çarptırıp yogaya küfürle başlayıp, küfürle bitiriyordum o çantayı her kullandığımda.

Çantayı biraz büyükçe yapmayı tercih ettim. İçine mat, kilim, havlu ve kıyafetler de bi köşesinden sığsın diye.

2 parça 75cm x 35 cm dörtgen
2 parça yaklaşık 20 cm yuvarlak
fermuar, tığ, iğne, pamuk yumak

Yuvarlağı yapmak için tencere kapağı vs. kullanabilirsiniz, ben nihale kullandım. Kestiğim parçaları el ile sülfle, daha sonra tığ ile kenarlarını yapma, fermuarı dikme (kalın kumaş olunca tam işkence oluyor), çantanın altına desen süsleme, sapını yapma ve birleştirme.










Deseni Tom çizdi. Kalın kumaşa işlerken baya bir içim darlandı. Ama sonuçta şirin birşey oldu. Yukarıdaki fotoğraflar olaya ilk başladığım iki günlük çalışma.

Devamı olan iki günün sonuçları ise aşağıda.





Ve de sonuç,








Evde mat olmadığı için kilim ile demomuzu yaptık. 

Tuesday, March 24, 2015

Kendi halinde bi meczup


Hayat Çemberi
Yok yok, olmuyor, olamıyorum, merak etmeyin.

Ama Ocak ayı güzel bir denemeyle başladı.

Bu sefer Hindistan'da geçirdiğim süre boyunca, daha doğrusu Tom gittikten sonra, biraz içime döndüm. Tom'la ilk uzun ayrılığımız. Dürüst olayım hem zor, hem kolay oldu. Onunlayken daraldığımdan değil, ama yalnız kalmak iyi oldu. Sonlara doğru çok özledim.

Bu içe dönmeler falan derken, yani böyle bir hiç bir gereksiz muhabbeti çekememe, hiç bir gereksiz konuyla ilgilenememeye başladım. Anlatmam zor şimdi, ama bir haller geldi bana. O ara Tom'u bile çekemeyebilirdim.

Sağolsunlar, attığım her adımı ellerinden geldiğince köstekleyen annem ve babam konuşabildiğimiz her saniye, "kızım evine kocanın yanına dön", "bu kadar kaldın yeter artık", "bunca zamandır hala öğrenemediysen bu yogayı, bundan sonra da zor öğrenirsin", "bu hocan dolandırıcı galiba, niye bi seferde öğretmiyor, yoksa senin kafan mı basmıyor", "zaten kırkını geçmişsin bu yaştan sonra yoga yapsan ne, yapmasan ne", "gençler kesin senden daha iyi yapıyordur" şeklindeki monologlarını hiç esirgemediler. Sanki bu üçüncü gidişim değilmiş gibi, sanki biletleri almamışım, hadi diyince dönebilecekmişim, sanki "tamam ya, bırakayım ben bu yogayı" desem dünyadaki savaşlar bitecek, açlık, yoksulluk, çevre kirliliği, hastalıklar bir anda ortadan kalkacakmış gibi ısrarlarına devam ettiler.

Allahtan sonra kaldığım yerlerde modem ve internet problemleri çıktı. Dış dünya ile evden bağlantım kesildi.

İnternetin kesilmesine paralel, evde on günlük bir vipassana inzivasına çekilmeye karar verdim. Kendime günde on saat meditasyon olmasa da, yakın bir program oluşturdum. Sabah yoga pratiği, öncesinde ve sonrasında meditasyon, evde yemek yapma, hoca ve asistanlar dışında kimseyle konuşmama gibi. Vipassana inzivasına katılmaktan daha zor olduğunu söylemem lazım, ama yapılmaz değil. Tekrar deneyebilirim, ama başkasına "mutlaka yap" diye tavsiye etmiyorum. Çünkü kendi kendime bile fazla gelmeye başladım. Ha milletten kaçtım, eve kapandım da iyi mi yaptım, valla galiba bi sürü arkaya atılmış defter rüyalardan pörtledi. Kendimi bile çekemedim zaman zaman.

*

Ocak başında Tom ve on civarında Finli arkadaş ayrıldılar. Yerlerine Selin, Peter, Oliver ve bir kaç gün gecikmeyle Beate geldi. 

Rudolf Steiner
Bu arada Selin'in tavsiyesiyle değişik kitaplar okudum. Bu süreçte keşfettiğim yazarlardan bir tanesi Rudolf Steiner. Selin'in Avusturalya'da aldığı Bütünsel Danışmanlık / Bütünsel Şifa eğitimleri sırasında tanıştığı bir yazarmış. Ben Türkçe wikipedia linki koydum ama ingilizcesinde daha fazla bilgi var.

Araya gereksiz bilgi sıkıştırayım, İngiliz menşeili ortamlarda yazarın soyadı Staynır olarak okunsa da, Avusturyalı yazarımızın soyadı Almanca Ştaynır olarak okunuyor. Selin eğitim sırasında bütün hocaları "Staynır" dediği için, o şekilde okumakta ısrar etti. Ben kıt kanaat Almancama güvenmediğimden, "ya nasıl okunur bu Steiner" diye Beate'ye sordum. Doğrusu S değil Ş imiş, ve Rusça ve Türkçedeki gibi sondaki R ye de öküz abanmıyormuşuz. Bu arada konu açılmışken Beate kendi ismini de düzeltti. Rezalet arkadaşlar, çok utandım. Onun ismi Beate olarak dümdüz okunmuyormuş, "Biati" gibi bir aksanla söyleniyormuş, sondaki i daha çok ı ya yakın.

Steiner'ci falan olmadım. Ama oldukça enteresan bir adam, ve keyifle okunan kitapları var. Tavsiye ederim. Ben aşağıdakilerle başladım.

How to Know Higher Worlds
The Way of Initiation
A Road To Self-Knowledge

Anladığım kadarıyla ilk iki kitap bir takım baskılarda tek kitap olarak basılmış, bazı baskılarda ayrılmış. Neyse arada bazı tekrarlar da oldu, ama hatırlama oldu. İlkini okudum, araya başka kitaplar alıp ikincisini de bitirdim. Üçüncüsüne başlamak için elimdeki kitabın bitmesini bekliyorum. İlk kitap Türkçe'ye Yüce Alemleri Bilmek olarak çevrilmiş.

*

Steiner özetle aydınlanmaya/bilgeliğe giden yolu, ve bu yolda nasıl çalışılması gerektiğini adım adım, hatta bazen aşırı diyebileceğimiz bir Alman sistematizmi içinde tarif ediyor. Okurken, "adam muhakkak aydınlanmış olmalı yoksa bu kadar detayı anlatamazdı" dedirtiyor. Bir de okurken, aydınlanmaya, bilgeliğe giden adımlar dünyanın farklı yerlerindeki çeşitli kültürlerde birbirine çok benziyor, onu farkediyorsunuz.

Bu kitaplarla bana gelen manyak hallerin güzel bir çakışma noktası oldu.

Böyle bir yola giriyorsanız, başlangıç olarak önce bir içinize dönün, kendinizi gözlemleyin, bir insanlardan elinizi eteğinizi çekin diyor Steiner. Her insanın içinde yüce bir potansiyel var. Bu potansiyeli farketmek ve geliştirmek ancak kişinin kendi bilinçli çabasıyla  mümkündür. Bunun için başlangıçta kişinin işte gereksiz duygu, düşünce yaratan konulardan uzaklaşarak kendini gözlemlemesi gerekir.. gibilerinden şeyler söylüyor.

En önemli tavsiyelerinden biri bu süreçte bağlılık ve özveri ile erdemli bir şekilde yürümeye devam etmek. Onurlu, erdemli ve bütün insanlığın ve canlıların iyiliğini gözetecek şekilde kendini geliştirmeye çalışmak. Diğer önemli tavsiyesi "eleştiri yapmamak". Her ne konuda olursa olsun enerjinizi bir şeyleri eleştirmeye harcamanız sizi bilgelik yolundan uzaklaştıracağı yönünde.

Denedim, keyifli de oldu. Eleştirmeyi bırakınca, bir şekilde söylenmeyi de bırakıyorsunuz. Eleştirecek insanlardan, olaylardan, gereksiz muhabbetlerden uzaklaşmak kafayı da rahatlatıyor. Gündelik haberlerden bir ay uzaklaştınız diye dünya alt üst olmuyor. Sinir stres katsayınız azalıyor.

*

Bu Hindistan yolculuğunun başında kafamı kurcalayan büyük bir sorum vardı. Gidip Sharath'la konuşmayı bile düşünmüştüm. Çok dolandırmayayım, konu madde bağımlısı yoga hocaları ve/veya öğrencileri. Yelpazeyi en masum görünenlerden tutup, en uç noktaya çekebilirsiniz. Benim için en masumlar kahve ve şeker. Başkası için alkol, sigara masum olabiliyor veya esrar, eroin.

Sorum "acaba bu tür durumdaki insanlar için bizim yoga uygulayıcıları olarak yapabileceğimiz veya sorumluluğumuzda olan bir şeyler var mıdır, yoksa bu insanları kendi hallerine, kendi tercihlerine ve kaderlerine mi bırakmalıyız?" olacaktı.

İnsanlara hayatlarında gördüğümüz yanlışları söylemeli ve düzeltmeleri için destek olmalı mıyız? Ama ya o insanlar bunu kendileri için bir problem olarak görmüyorlarsa? İnsanlara varsa eğer "doğru yol"u, veya daha düzgün olduğunu düşündüğümüz yolları tarif etmeli miyiz? Kendilerine zarar veren ilişkileri bitirmeleri için konuşmalı veya ısrar etmeli miyiz? Veya kendilerine zarar verdiklerini hatırlatmalı mıyız?

Peki ama ya bu kişiler aynı zamanda "yoga hocası" ise? O iki ton kafalarıyla ya öğrencilerine fiziksel ya da duygusal zarar verirlerse?

*

Bütün bu sorulara kendimce bir cevap buldum. (Varsa daha parlak fikir ve tavsiyeleriniz lütfen paylaşınız).

Kişiler özelinde, o kişi için harcayacağımız zaman ve enerji herkesin kendi tasarrufunda. Arada bütün alem tersini söylerken birini çekip "ama bak kızım, burada yanlış yapıyorsun.." diye başlayan konuşmaları yapabilmek çok faydalı olabiliyor. Kendi hayatımda beni böyle çekip konuşmuş hala şükranla andığım insanlar oldu. Fakat.. insanlarda öyle çekip konuşarak kırılma ve kopuş noktaları yaratamıyorsunuz kolay kolay.

Benim bulduğum cevap bu problemlerin kişilerin kendi karmik yükleri olduğu ve kendilerinin çözmeleri gerektiği yönünde. Benim şahsen kendim doğa üstü güçlerim yok, karşımdakinden daha üstün bir tarafım da yok. Eh kimsenin bana fikir sorduğu da yoksa, ne diye kasıyorum?

Ha bu kişiler yoga hocalığı yapmaya soyunurlarsa buyursunlar yapsınlar. Onları tercih eden öğrencilerin kendi çözmeleri gereken karmik problemleri. Biri bana fikrimi soracak olursa açıklarım. Ha böyle hocalar yogaya zarar verirlerse diye de bir şey yok. Binlerce yıldır uygulandığı söyleniyor yoganın, bir iki problemli ruh hastası, üç beş bağımlı veya seksomanyak yüzünden yoganın zarar göreceğini zannetmiyorum. Bir miktar imaj zedelenmesi olur belki, doğruyu merak eden arar bulur. İmaja değil öze bakar. Beğenen kendine hocası olarak Akif Manaf'ı da seçebilir, etrafına tavsiye de edebilir. O da onun karmik yükü.

Bu yolculukta yanlız yürüyoruz.

Ama, yürüyeceğimiz yolu, beraber yürüyeceğimiz, etrafımızdaki kişileri doğru seçmek de kişisel tercih ve sorumluluğumuz.

Diye düşündüm...

*



Nedir allahaşkına bu "karmik yük"? Yukarda karma anlatılıyor. Atalarımız demiş "iyilik yap, iyilik bul" daha ötesi biraz karışık sanki.

Mesela benim karmik yüküme örnek olarak, annem ve babamı verebiliriz. Herhalde önceki hayatlarımda (aşağıdaki reenkarnasyon videosunu seyrediniz) akbil basarak biriktirdiğim büyük iyilikler sonucu onların çocuğu oluvermişim. Benim görevim kendimi gözlemleyip bu onların söyledikleri şeylere alınganlık yapmamak, aslında benim iyiliğimi istedikleri için böyle konuştuklarını farketmek olabilir, kim bilir..



Geçmişi boşverin.. orda olan olmuş, ne olmuşsa..

Şu anda yaptığınız şeylere bakın, şu andaki karmanıza odaklanın, ne yaptığınıza dikkat edin.

Ben bu Steiner'in tarifini tuttum, hepimizin içinde yüce bir öz var. Arayıp bulup, geliştirmemiz, iyileştirmemiz, kendimizin ötesine adayarak üzerinde uğraşmamız gereken. Hepimizin içinde sonsuz potansiyeller var, bulmaya, geliştirmeye çabalarsak ne güzel.. Ben şahsen doğru kullanıldığında yoganın çok güçlü bir araç olduğunu düşünüyorum. Verimli kullanın..

Saturday, March 21, 2015

Hindistan'da saç kestirmek

Merhabalar,

Aralık ayı gayet güzel geçti. Minik bir problem dışında herşey iyiydi diyebilirim.

Soğuk Finlandiya ikliminden Hindistan sıcaklarına düşünce aklıma geliveren, "şu saçları azcık kısaltsam" fikrine karşı koyamadım. Her konuda destek olan eşimin verdiği gazla Hintli bir güzellik salonuna girdim. Güzellik salonu dediğimiz, Tom'un saçlarını kestirdiği berberin yanındaki bir oda dışardan ne olduğu anlaşılmıyor. "Saç kesiyor musunuz" diye sordum, Hintlilerin her anlama çekebileceğiniz meşur baş sallaması ile "keseriz" cevabını aldım.




Öncesinde ünlü facebook grubu "Ashtanga Community in Mysore" da tavsiye edilebilecek bir mekan sormuştum, fakat beklediğim hızda cevap alamadım. Ancak saçlar gittikten sonra Akiko isimli Japon bir öğrencinin saç kestiğini öğrenebildim. (Kestirenler çok memnun kalmışlar). 

Bu minik odadaki kadın saç kesmek için 200 rupi istedi. İçeriye erkekleri almıyorlar, Tom kapıda bekledi. İçerisi kuaförden ziyade ağdacı / makyajcı kıvamında bir mekan. İçerde başka bir kadın ve bir kaç çocuğun oturduğu döşek bile vardı. 

Ancak sandalyeye oturduktan sonra mekanda kesilecek saçları ıslatmak için bir lavabo bile olmadığını farkettim. Kestirmek istediğim modeli gösterdim. Galiba bakmadı bile.

Nasıl bir model düşündüğümü de merak ediyorsanız. Göstereyim.

Sonuç, fotoğrafla alakası bile olmayan, üç yaş ve üzeri Hintli kız çocuğu modeli. Özetle kafaya tas geçirmişsin gibi yuvarlak bi kesim, bu arada favori kısmı kulağın üstüne kadar kısaltılmış, bildiğin papaz saçı. 

İngiltere Kralı 5. Henry
Bakınız yandaki fotoğraf. Fotoğraftaki kişi muhtemelen kral olmasından kaynaklanan bir nedenle böyle bir kafa ile rahat dolaşabilmiştir. Yine eminim ki, resmini çizen kişi yanaklarını ısıra ısıra suratına ciddi bir ifade vermek için kıvrandı. Hatta sırıttığı anlaşılır diye korkusundan resmi profilden çizdi.

Bu saç modelimi fotoğrafla belgeleyemedim. Ev arkadaşımız Nina kıkırdamaktan ve durumumun baş destekcisi sevgili kocam geçirdiği şoktan fotoğraf  çekemediler. Evde bir kez daha aynada duruma bakıp bir erkek berberine gitmeye karar verdik. Erkek tıraşıyla 50 rupi'ye birazcık şekle şemale girdi saçlar. Tom rahatlamam için 20 rupi daha ödeyerek kafa masajı yapmasını da istedi adamdan.

Size tavsiyem Hindistan'da saçlarınızı kısa kestirmek istiyorsanız doğrudan erkek berberine gidin. Hem daha ucuza çıkıyorsunuz, hem kısa saç kesmeyi biliyorlar. Erkek berberine model falan göstermedim, hatta konuşmadım bile. Tom galiba "karımı şu tas kafadan kurtar" gibilerinden bir şey söyledi.

Sonuç, böyle bişey oldu. Allahtan hızlı uzama şampiyonu saçlara sahibim, fazla dert etmedim. Hava da sıcak zaten. 

*

Mysore'a gelişlerinde saçlarını kazıtan bir grup bayan öğrenci var. (Benim saçlar gittiğinde kafası kazıtık 5 kişi falan vardı). Ben de işte kazınmış olmasa da, olabildiğince yakınından aralarına katıldım. 

Sonra konuyu araştırdım bu tipler niye kazıtıyorlar, yogi dediğin kısa saçlı mı olur, uzun saçlı mı diye.. Her türlü gereksiz soruya yalan yanlış cevaplar denizi internette açıklamaları buldum. 

Bir grup, ruhsal yolculuğa çıkan kişiler için, saçlar işte antenler, vücudun algı ve dünyayla bağlantısının değişik kapıları olarak işlev gördüğü düşünülüp, uzatılmasını tavsiye ediyorlar. Bir takım kundalini yogacıların kısaltılmaması üzerine yazılarını okudum.

Dünyadan elini eteğini çekmiş, saç sakal birbirine girmiş kişilerin daha spritüel görünmek gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Saçları kesmekle uğraşmak hayatın gereksiz bir ayrıntısı olmuş olabilir.

Haha once seyretmiş olduğum Yogis of Tibet isimli belgeseldeki Tibet'li yogiler saçlarını uzatıyorlar ve niye kesmediklerini açıklamayı reddediyorlar. Belgeseldeki yaşlı ve deneyimli (yaşlı demek deneyimli demek olmayabilir, uzun süre inzivalarda kalmış diyeyim) bir yogi, uzun saçlı olmasının nedeni sorulduğunda, sadece "bu konuda konuşamayacağını, soru sorulmamasını" söylüyordu.

Budist rahiplerde dünyevi yaşamı reddetmenin bir simgesi olarak saçlar kesiliyor ve kısa tutuluyor. Biraz Guatama Budha'nın evini terkedip ruhani yaşama atılırken saçını kestirmesiyle bağlantısı var. Genelde yeni bir başlangıç, inisiasyon, kabul töreni ve benzeri seremonilerde saçlar kesiliyor.

Dinlerin de bu konuda değişik yorum ve uygulamaları var. Eski Türklerde saçlar uzun veya, bir takım Hindularda olduğu gibi tepenin bir kısmı uzun bırakılması adetten iken, İslamiyet ile birlikte tamamını kazıtmaya başlamışlar. Galiba İslam'da yarısını kazıt, yarısını uzun bırak gibi modeller yasaklanıyormuş.

Yani karışık işler, özetle kafanıza göre takılın.

*
Evet son bombayı da patlatıyorum. 

Saçlarımı artık boyamıyorum. 

Bendeki erken beyazlama biraz genetik, biraz herşeyi kafaya takmaktan. İlk beyazlarım yirmili yaşların sonlarında çıkmaya başlamıştı. 

Baştan kendimi çok yaşlı hissettim. Ama şimdi normal geliyor gözüme, özellikle tekrar kestirdikten sonra. Uzaylı Tom yarısının beyazı çıkmış, yarısı boyalı saçların kimsede olmayan bir güzelliği olduğunu idda ediyordu, ama valla ben halime bakıp bakıp "geçti yıllar" şeklinde triplere giriyordum. 

Daha komiği ve malesef kötüsü annem ve babam bir şekilde saçları ağarmış çocuklarını kabullenmek istemediler uzun süre. Bir süredir laf etmiyorlar ama eminim yakında tekrar başlarlar "çok bakımsızsın, boyat şu saçları" demeye.. Ama konuyu açıp, çok ısrar ederlerse mavi çizgiler attırıcam.

Doğruyu söylemek gerekirse doğal haline bırakmam konusunda en çok Tom ısrar etti. Beni kandırmak için, efendim o griler bilgeliğin simgesiymişmiş, bana ne güzel yakışıyormuşmuş. Böyle genç yüzüm ve beyaz saçlarım insanlara varoluşlarını sorgulatan böyle biraz feminist, anarşist, devrimci, cesur ve dürüst bir duruşmuş. Ay neler neler, sanki bilmiyorum, boyalardaki kimyasalların kanser yapma olasılığı yüzünden korkusu.

Böyle işte :)  







Wednesday, December 3, 2014

Kayıt

Ve evet beklenen an.

KPJAYI'de kayıtlar ayın ilk 5 günü yapılıyor. Daha erken gelirseniz şalanın açık olduğu saatlerde de kaydınızı yaptırabilirsiniz. Hafta içi ilave olarak kayıt için 10.00-11.00 arasında da kayıt alınıyor.

Pazar günü, Bangalore'dan otobüsle yaptığımız yolculuk olabilecek en hızlı yolculuktu. Hiç beklemeden havaalanından 10 dakika bekleyerek Mysore otobüslerine giden servis kalktı. Kalkmakta olan Mysore otobüsüne son hız atlayarak yola çıktık.  Saat tam 16.30'da şalanın önündeydik. Şala Pazar 15.30-16.30 arası açık, malesef kayıt falan yaptıramadık.

Hindistan'a 25.000 rupinin üzerinde para ile giriş yasak. Fin dürüstlüğüne sahip kocam sayesinde tamı tamına 50.000 rupi ile ülkeye girdik. Bankadan 20.000 daha çekebildik kartla sonra makinedeki para bitti. Sonradan öğrendik ki banka çalışanları grevdeymiş bu hafta, doldurmamış olabilirlermiş.

Ucu ucunu ikimizin bir aylık parasını denkleştirebildik, verdiğimiz yol paraları ve yediğimiz yemekler gibi harcamalar yüzünden. Web sayfasında yazan kurala göre, ne kadar kalacaksanız parayı peşin vermeniz gerekiyormuş.

Pazartesi sabahı 9.30'da kapıya dikilerek (şala saatiyle), içeri beşinci ve altıncı sırada girmeyi başardık. Şaladan içeri ilk girişim ve ilk kayıdım kadar, hatta belki daha fazlası heyecanlıydım.

Usha'ya (şalanın sekreteri) üç ay kalacağımı söyledim formu doldururken, kafa salladı. Bizden sonra sıradaki kadın ile oldukça tartışmalı konuşmaları geçti. Kadın "yaklaşık on yıl kadar, değişik yoga stilleri yaptığını, aştanga öğrenmeye geldiğini" söyledi. Usha daha "önce aştanga yapmadıysanız Saraswathi ile çalışabilirsiniz, Sharath ile çalışmak için aştangayı bilmeniz gerekiyor" dedi. Kadın "evet evet aştanga da çalıştım, seriyi biliyorum" dedi. "Hocanız kim?" diye sordu Usha, kadın hocasının ismini söyledi ve aştanga öğrettiğini söyledi. "Usha Sharath'a sormam lazım lazım ben karar veremem" dedi. Sonra kadın sormaya başladı, "günde sadece bir tek dersiniz mi var, pranayama öğretimiyor musunuz?".

Formları doldurduktan sonra Sharath'ın kapısının önünde beklemeye başladık. Sıra tam bize geldiğinde Usha kadın ile beraber geldi. Bütün konuşmaya şahit olduk. Sharath "hocan kim" diye sordu. Kadın bir isim söyledi, Sharath "ben öyle birini tanımıyorum" dedi.

Ay neyse uzatmayayım, Mysore'a geldiğinizde Sharath'ın onayladığı hocalardan biri ile çalımış olmanız lazım, yoksa ilk önce bir ay Saraswathi ile çalışmanız gerekiyor. Kalkıp Sharath aç koynunu ben geldim derseniz biraz yaslı gidebilirsiniz.

Kadın çıkınca biz girdik, Sharath "ne kadar kalacaksın" deyince ona da "üç ay" dedim, sanki sevinmiş gibi geldi bana. Tom'un "sadece bir ay" cevabına biraz suratı asıldı sanki. Elimizde sadece ikimiz için bir aylık para vardı. Üzerine yetmezmiş gibi "chanting" derslerinin parasını ilave etmeyi unutmuşuz. Ben "yarın parayı getiririm" dedim, "sonraki ay için yarın diil ay sonu, kartın bitmesine iki gün kala gel" dedi. "Chanting'in parasını da sonra getir" diyince, "ben tamam yarın getiririm" dedim. Sharath "hayır, hayır, kartını yazdıktan sonra git para bul hemen getir" diyince koşarak dışarıda bekleyen müstakbel ev arkadaşımız Nina'dan 1000 rupi borç alarak geri koştum.

Neyse sayın okuyucu, üç ay kalma garanti. Fakat babam, yetmezmiş gibi annem de başladı "kocanı yalnız bırakma", "kocanla geri dön, sen evli bi kadınsın" demeye. Bu problemi bi şekil çözeceğim, ama ne şekil bilemiyorum.

PRATİK

Aralık ayı için ev adresimiz
İlk iki gün Urban Oasis (Gokulam'daki) isimli otelde kaldık. Tuttuğumuz evde bizden önce kalan arkadaşlar Pazartesi günü akşam boşaltacaklardı. Daha sonra mini saray yavrusu evimize yerleştik. Puja odamız bile var. İki büyük oda, bir salon, bir büyük ara hol, çok büyük bir mutfak ve yine büyük bir giriş odası, bir banyo-tuvalet, bir hint tuvaleti (alaturka), çamaşır odası ve büyük bir teras.

İlk gün pratiğe otelden gidip, sonra oteli boşaltıp saray yavrumuza taşındık. İlk gün uçar hislerle pratik yaptık. Benim normal pratik saatim 8.00, Tom'un 7.30, led derslerim 6.00'da başlıyor. Tom'un Cumartesi led dersi 6.00, Pazartesi led dersi 4.30.

Günlerle beraber bir takım değişiklikler olmuş öğrendiğimiz kadarıyla. Salı günleri hala yeni poz alınmıyormuş. Ama Türkiye'den genç temsilcimiz, medar-ı iftiharımız Su, salı günü olmasına rağmen yeni pozunu almış dün.

Başka bir değişiklik, yarım splitler  (ikinci seriden direk ikinci seriden başlayacak kadar poz almayıp ama belli bir seviyenin üzerinde poz aldıysanız.. navasana'dan sonra kesilip ikinci seriye atlanmasını kastediyorum) bir gün navasana'dan ikinci seriye, diğer gün temel pozlardan (parşvottanasana) bhujapidasanaya atlanarak ilk serinin kalan kısmını ve ikinci serinin yapılması şeklinde olmuş. Su'dan duyduğumuz kadarıyla.

SON

Tom pratiğe başlamadan önce saçlarını kestirdi. Galiba yarın dayanamayıp ben de kısacık kestireceğim. Burası çok sıcak. Pratikten duş almış kadar terleyip çıkıyorum. Koştura hoştura hindistancevizi suyu içmeye yollanıyorum.



Finli bedevi

Hindistancevizleri

Coconut stand

Burada olduğum için çok çok mutluyum. Gönlünden geçiren herkesin en yakın zamanda yolunu, fırsatını bulup burada olmasını canı gönülden diliyorum.

Bu arada ikinci seviye sanskrit derslerine başladım. Çok şey unutmuşum. Finlilerle İngilizce, bazen anlamasalar da Türkçe, Hintlilerle Fince, Türklerle (Şenol ve Bilge'yi kaçırdık tek temsilcimiz Su aslında) İngilizce konuşarak iyice kafayı bulandırmışken üzerine Sanskritçe kaymak olacak ya, neyse bakalım.

Özetle çok çalışmam lazım.

Eve taşındıktan sonra tam bu yazıya başlamışken laptopumdaki wireless tanımları gitti. İnternete bağlanamamaya başladım. Bunu kendime bir mesaj olarak algıladım.

Sevgili arkadaşlarım bu yazdıklarım ne kadar ilgi çekici veya değil bilmiyorum. Ama her gün yazı yetiştirmek baya bir enerjimi alıyor. Ve size sevgiyle hoşçakalın diyorum en azından önümüzdeki bir ay için. Belki bir ay sonra gelişmeleri tekrar değerlendiririz.

Arada eğlenceli blog okumak isterseniz Tembel Ceren'i tavsiye ederim. Kendisini "yoga nasıl gidiyor", "bugün neler yaptın" içerikli sorularınızla, yorumlarınızla sıkıştırabilirsiniz. Blog yazma bayrağını ona bırakıyorum.

Ben biraz içime dönüyorum..

Öpüldünüz.. Sevgiler


Otel yolu


Otel yolunda


yoga öncesi
yoga sonrası





Monday, December 1, 2014

3. Kutlu Hindistan Seferi

Bu Hindistan yolculuğu aylar öncesinden büyük heyecanlarla başlamıştı. Kabul edildin, edilmedin tantanası. Hatalı başvuru yaptığımı farkedince sonraki ay artı iki aylık bir başvuru daha yaptım. Afedersiniz hiç cevap bile gelmedi. (Normalde kabul edimeyince de cevap gönderiyorlar). 

Gidiş öncesi hazırlıkları anlatıp içinizi sıkmıyım. Zira öyle bi hazırlık olmadı. Neredeyse sabah pratiğe giderkenki çantamla çıkacaktım yola.

Karı-koca çanta hazırlama kısmını son gecenin son saatlerine bırakarak, mide ilacı, güneş gözlüğü, el dezenfektanı gibi malzemelerin hepsini unutmayı başardık. Bu sefer olur ya belki 3 ay kalırım diye yoga kıyafetini biraz fazla aldım, üç üst, dört alt. Altlardan birinin kıçı delinmek üzere, ayıptır söylemesi, ne olur ne olmaz, evde otururken falan da giyerim diye dört tane aldım. Ve yine ilk Hindistan seferi için aldığım pembe üst ve artık yıkanmaktan griye dönmüş (orjinali siyah) alt bu sefer de yanımda. 

Bana kalsa çantayı yine bir takım ıvır zıvırla doldurmak istiyordum. Şiş yün falan alsam otururken örgü örsem gibi uçuk şeyler bile hayallerimde vardı. Tom “aktarma yapılırken bavullar kaybolmasın diye yanımıza alalım” deyince, bildiğiniz üzere şiş denen şeyler de çok tehlikeli silah kategorisinde, benim “ören bayan” hayalleri evde kaldı. 

Ve fakat son dakika golünü check-in sırasında yedik. Mat çantalarını kargoya vermeyi planlıyorduk. Görevlinin, "bu çantalar çok küçük olduğu için taşınma kaybolma olasığı yüksek, bu çantaları yanınıza alın öbürlerini verin, önce bir tartalım" demesiyle, 10 kg eşya ile gidiyor olduğum anlaşıldı. Zorunlu olarak benim çantayı kargoya verdik. Bu sefer hafif olan omza asılmalı çanta yerine, tekerlekli biraz daha ağır bavulu almıştım onun etkisi olabilir. Yoksa, çantamdakiler 2 ince fince kitabı, 1 astroloji kitabı, 1 peştemal, 2 şalvar, 3 tişört, iç çamaşırı.. buna rağmen Tom’dan bir sürü gereksiz şey almışım gibi “hafiflet çantanı” diye bir ton uyarı dinledim.. 

Böyle işte..

Biletleri millerle aldığımızdan, yolculuğun Helsinki-İstanbul-Bombay kısmını THY ile yaptık. Gayet rahat geçti. (Normal para vererek bilet alırsanız Bombay-Bangalore aktarmasını da THY'den alabilirsiniz). Bombay-Bangalore arası yolculuğu Air India ile yaptık.

İyi ki bir saat sonraki erken uçağa bilet almamışız, pasaport kontrolünden geçişimiz epey uzun ve maceralı sürdü. Uzun kuyruklar son anda kapanan kontrol masaları, masanın önünde, ancak belli mesafeye gelince farkedilen "sadece Hint pasaportu" yazıları (ki istedikleri anda kaldırıp, istedikleri anda koyabiliyorlar), bu arada Tom'un en uzun kuyruğa girme saplantısıyla birleşince, kontrolden geçişimiz oldukça sallantılı oldu. İnişimiz ve bir sonraki uçak arasında 3.5 saat vardı. Pasaport kontrolünden sonra kahvaltı edip bir sonraki uçağa ancak yetişebildik.

THY'de kargoya 30 kg verebiliyorsunuz, kabin bağajı da 8 kg'ya kadar kabul ediyorlar. Biz limitlerin çok altındaydık. Bombay-Bangalore arası yolculuğu Air India ile yaptık. Bilginiz olsun, kontrol etmeyi unutmayın, Hindistan'daki uçuşlarda kilo limiti 15 kg. Üzeri için ekstra gereksiz para ödemeniz gerekiyor.

KABUSLAR 

Yola çıkmadan iki, üç hafta öncesinden başlayan bir manyak rüya alemi dönemim oldu. Bu dönemin iki müsebbibi var: ilki sevgili kocam, diğeri çok uzaklardaki sevgili arkadaşım. Tom iki hafta önce bir üşütmüş, grip karışık birşey. Geceleri uyuyamıyor, arada uyanıyor. Böyle olunca ikimiz birden düzgün uyuyamıyoruz. Abuk saatlerde uyanıp tekrar uyuyunca da açılıyor manyak rüya alemi kapıları. 

Abesle iştigal neler görülebiliyorsa çıktı bilinçaltımdan. Sharath ile ilgili bir ton abuk rüyalar mı dersiniz, Mysore şehrinde vegan kafeler mi açılmamış (komiği, rüyamda gördüğüm kafenin, -tam vegan olmasa da, vegan yemek mümkün olan- açılmış olması).

Tam yola çıkmadan önceki en sonuncu kabusu anlatmak istiyorum.

Ama önce rüyalardaki arkadaş etkisine de değineyim. Çok sevgili Fransa’da yaşayan arkadaşım bir yazışmamız sırasında “Lilyhammer” isimli Norveç’in bir kasabasında geçen bir komik televizyon dizisinden bahsetti. Seyrederken beni düşünüyormuş, kuzey ülkesi, herhalde benziyordur diye. Biz de merak ettik, hastalık geceleri uyanmalar sırasında seyretmeye başladık. Ayıptır söylemesi müptelası olduk. 

Özetle İtalyan asıllı Amerikalı bir mafya babası bir dava yüzünden kimlik değiştiriyor. Bari hazır olmuşken ’90larda olimpiyatları seyrederken pek şirin bulduğu Lilyhammer isimli kasabaya yerleşmek istiyor. Kuzey halkları ve mafya ilişkisi. Yani hayatım benzer monotonlukta geçerken, “acaba mafyaya girsem ruhuma eğlence olur mu ki” diye düşündürdü.

Lilyhammer

Bunun üzerine gördüğüm rüya şöyle.. 

Türkiye’ye geri dönmüşüm. Bir şekil eski iş arkadaşlarıyla karşılaşıyorum. Çeşitli eski işlerden arkadaşlar bir araya gelmişler. Benim eski müdür İskender, Lilyhammer’daki Giovanni/Jonny” tiplemesi olmuş, neredeyse bütün bilgisayarcı arkadaşlarla restoran/bar/radyo/turizm işine girmişler. Şimdi bütün detaylarını anlatmıyım, bir IT elemanının şu mesleği değiştirsek ne yapsak, domates mi yetiştirsek diye başladıkları bütün mesleklere mafyatik şekilde dalmışlar. Can sıkan, kötü kim varsa cezasını enteresan şekillerde veriyorlar.

Rüyanın kabus kısmı, benim dışımdaki herkesin hayatı süper heyecanlı, eğlenceli, mutlu ve manalı geçiyor. Tek tek herkesin hikayesini dinliyorum. Herkes mutluluğu bulmuş, nirvanaya ermiş. Neyse böyle tam Hindistan öncesi, “neyim ben, naapıyorum, niye yapıyorum” üzerine gayet iyi giden bi rüyaydı. 

Bu tatil için en büyük "gerçek" kabusu ise yolculuktan bir gün önce yaşadım. 

Kırkına gelmiş geçmiş bile olsa Türk kadınının ana-babasına kendini anlatması ne zor ya rabbim. Yolculuktan bir gece önce babamla skype yapıyoruz (ülke değiştirdiğimden beri, her gece, olmazsa iki gecede bir, “merhaba kızım nasılsın” şeklinde bir skype olayımız var). Son akşam artık, “biz yarın tatile çıkıyoruz, oradan konuşuruz” diye bir giriş yaptım. 

Babam “ne kadar kalacaksınız” dedi, “Tom bir ay, ben belki iki, belki..”, dedim (bakınız “belki iki, aslında üç ay istiyorum” bile diyemeden). Babam hemen sesini bilmem kaç oktav yükselterek “ney ney.. insan kocasını yalnız bırakır mı.. kaç yıl oldu, hala öğrenemedin mi şu yogayı.. hint fakirleri ne öğretiyor öyle.. gittiğin yetmiyo bi de para mı veriyorsun onlara.. (kaç para verdiğimi sormaz inşallah).. uzatma bir ay kal.. eee ne öğreniyosun.. bari iki ay kalınca öğrenebilicen mi.. ha orası, ha burası.. kocanla git, kocanla gel.." gibi ana hatlarını verebileceğim moral ve motivasyon veren konuşmasını yaptı. Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Evet okuyucular teşvik primimizi de alarak yola çıktık. 

BU SEFER NEYE BENZEYECEK
havaalanına giderken
havaalanında


İşte böyle gri, ağır ve kar yağışlı bir havada yola çıktık. Kalın kışlık yüklerimizi Helsinki Havaalanındaki vestiyer servisine 75 euro karşılığı 40 günlük bıraktık. (Bana kalsa taşırdım aslıda da, itiraz etmedim). 

Tom bu seferki yolculuğun benim için zor geçeceği konusunda bir öngörüsü var. Şöyle ki, çok üzüleceğim, çok sevineceğim şeyler olabilirmiş. Bütün bunların içinde sağlam ("grounded" kelimesini kullandı) ve sakin bir şekilde durmam zor olabilirmiş. Her durumda sağlam ve sakin kalmak yoganın temel amacı, o bakımdan.

Neyse şimdilik dua edin bana anacığım.

Sharath beni üç ay kabul etsin.. (aslında hayırlısı neyse o olsuna hazırladım kendimi)
Kocam ayrı geçen bu iki ay içerisinde üzüntüsünden ölmesin.
Babama şu dönemi anlatabilmenin bir yolunu bulayım.

Sevgiler, pratiğinizi aksatmayınız.. (Ceren anladın mesajı sen).

Bombay havaalanında ilk hindistan cevizi suları

Sunday, November 30, 2014

Vegan beslenme ile ilgili kaynaklar ve biraz tarif

Bu sayfayı benden konu ile ilgili bilgi isteyen bir arkadaşım için yazıyorum.

Yemek tarifleri için, vejateryanlık/veganlık hakkında bilgi alma başlangıç ile ilgili tavsiye edilen siteler

İngilizce
http://engine2diet.com/
http://www.mybeefwithmeat.com/
http://mouthwateringvegan.com/
http://happyherbivore.com/
(Bu site aynı zamanda "low fat" tarifler veriyor. Yağın yemeklerden çıkartılmasını savunuyor. Ben kişisel olarak yağın sinir hücreleri vs. için gerekli olduğunu ve tamamen çıkartılmasının sağlıksız olduğunu düşünüyorum.) Sitenin "get started" kısmında faydalı kaynaklar var.

Kitaplar

Thug Kitchen
Isa Does It
Ultimate Vegan Cookbook

Yerlilerden en beğendiğim siteler:

Vegan Mutfak
Vegan Yemekler

Facebookdan da takip edilebilir.

Ayrıca aşağıda geçenlerde bir arkadaşımın paylaştığı güzel bir tablo var.

Vejetaryen Beslenme Tablosu


Bir iki tane de egzantrik yemek paylaşayım.

Chia Tohumlu Taze Lapa
(Yani biraz anlamsız bir isim oldu farkındayım. Ama acele karar vermeyin çok lezzetli ve kolay bir tarif)
foto Helsinki Sanomat

4 porsiyon

4 dl badem/soya/pirinç veya yulaf sütü (Altta evde nasıl badem sütü yapabileceğinizin tarifi var. desi litre için de benim evde bi ölçü kabım var ondan ölçüp yapıyorum şimdi. Eskiden direk bardak olarak yapıyordum, biraz fazla oluyordu. Sizin için araştırdım 4 dl = 1.6 bardak falan olarak hesaplayabilirsiniz)

2 yemek kaşığı pekmez veya acai şurubu (vejetaryen iseniz bal da olabilir)
½ çay kaşığı tarçın
1 ½ dl chia tohumu (bunu da yaklaşık yarım bardaktan az fazla alın)
4 dl (türkçesi 1.5 bardak) yaban mersini, dondurulmuş ahududu (Fin tarifi olunca böyle, muz, üzüm, elma ya da diğer meyvelerde olur)
4 yemek kaşığı fındık, ceviz, badem, kaşu (ne varsa artık, tuzsuz)

Pekmez (şurup, bal neyse), tarçın ile sütü karıştırın. Chia tohumları ekleyin ve iyice karıştırın. Yaklaşık 10 dakika boyunca ya da karışım elde edilene kadar oda sıcaklığında bekletin. Karışımın tadına bakın isteğinize göre pekmez ilave edin.

(istiyorsanız akşamdan hazırlayıp sabaha yiyebilirsiniz, ben biraz daha tohumlar biraz daha uzun bekleyip, şişince seviyorum).

Tarif bitti karışımı dört servis tabağına bölüştürün, üzerine meyve ve fındık, badem ceviz ilave edin. (keyfinize göre içine maca tozu, hindistancevizi tozu, kakao vb. de ilave edebilirsiniz).

badem sütü
yaklaşık 4 dl süt için

150 gram badem
Islatmak için, 2 litre su

ek olarak:
3 dl (türkçesi 1.2 bardak) su
(Toz vanilya)

1. Bademleri geceden 2 litre suda ıslatın.
2. Gece beklemiş suyu dökün. Blender kabına bademleri koyun (tembel değilseniz, ve de ayurveda ile ilgileniyorsanız bademlerin kabuklarını soyun). 3 dl su ilave edin. Tatlı su 3 dl sayısını ölçün. İsterseniz İnce vanilya saflarına doğrayın. Badem tamamen kırık kadar makineyi çalıştırın.
3. Karışımı süzün.

Elde ettiğiniz süt ile lapanızı yapıp, kalan badem parçalarını da üzerine serpebilirsiniz.

*
Tohum Ekmeği
(bu ekmeğin içinde un yok, glutensiz vegan). Orijinal tarif için My New Roots isimli bloga bakabilirsiniz.

Psyllium (nam-ı diğer karnıyarık otu) gerekiyor. Bunu nerde nasıl bulursunuz bilmiyorum, aktarlarda olabilir. Tozunu kullanacaksınız. Mucize kilo verdirici falan diye Solgar/GNC'de falan hapları satılıyor. Finlandiya'da insanların gluten problemi olduğu için, psyllum'u çok kullanıyorlar. Marketlerde bile satılıyor.)

Malzeme:
1 bardak (135 gram) ayçiçeği tohumu
1/2 bardak (90 gram) keten tohumu
1/2 bardak (65 gram) fındık veya badem veya ceviz
1,5 bardak (145 gram) yulaf ezmesi
2 çorba kaşığı chia tohumu
3 çorba kaşığı psyllium husks (karnıyarık otu) tozu
1 tatlı kaşığı tuz
1 çorba kaşığı pekmez veya maple şurubu
3 çorba kaşığı tereyağı veya hindistancevizi yağı veya zeytin yağı
1,5 bardak (350ml) su

Tarif:
Bütün kuru malzemeyi bir kaba koyarak karıştırın. Pekmez, yağ ve suyu bir kapta karıştırın. Bütün malzemeyi birleştirin iyice karıştırın. Karışım iyice şişip katı hale gelinceye kadar karıştırmaya devam edin. 

Malzemeyi en az iki saat bekletin. Bütün bir gece de buzdolabında bekletebilirsiniz. Öyle kuruyemiş iyice suyu çekince daha iyi oluyor. Tepside dağılmayacak hale gelmiş olmalı.

Fırını 175°C'ye ısıtın. 20 dakika pişirdikten sonra, çıkartıp ekmeği alt üstüne gelecek şekilde çevipip 30-40 dakika daha pişirin.  Kesmeden önce tamamen soğumasını bekleyin.

Ekmeği kapalı kapta 5 gün kadar saklayabilirmişsiniz. Buzlukta daha uzun saklanıyormuş. Ben hiç saklayamadım :)

Saturday, November 22, 2014

Sorular

Merhaba sayın okurlar, sevgili arkadaşlar,

Yine yazmayalı bir sürü zaman geçti. Bu süre zarfında gündelik yoga pratiğime devam ettim. Pratiğim bakasana'ya kadar uzadı. Araya iki hocamın "omuzları açmak için ne herşeyi yap demesi üzerine" bir ton ıvır zıvır da girdi. Neyse süper enteresan birşey yok burada anlatılacak.

Haftada bir gün şehrin taa öbür ucundaki bir gazete binasında ders vermeye devam ettim. Üniversiteden "sosyal psikoloji" dersleri aldım. Sonra "aa yeter bu kadar, fazla kasmıyım" diye bıraktım, ama eğlenceliydi.

Önceki hafta kısa bir İstanbul maratonu yaparak, şehrimiz Helsinki'ye döndüm. Helsinki'den hava durumu özetle iğrenç. Kar yağmaya başladı. Hava karanlık, soğuk ve iç karartıcı. Ve ben galiba giderek bir kahve canavarına doğru evriliyorum.

Neyse ki bu işkence kısa sürecek. Haftaya bu gün Hindistan'a doğru yola çıkacağım.

*

Türkiye'den gelirken bir kitap almıştım, "Ben Türk Kızı Nasılım", komik kolay okunan bir kitap. Fazla Türkçe kitap bulamıyorum, bunu bir arkadaş tavsiye edmişti. Müthiş bir edebi eser diyemem, hatta ortasından sonra sıkıldım, ama komik, kolay okunur.

Biraz kitabın etkisiyle, biraz geçenlerde Ceren'le oradan buradan yazışırken bir şeye takımıştık oradan çağrışım yaptı sanırım. Cuma pratik sonrası yatarken aklıma bir soru takıldı.

Ceren ile geğimiz "yogadan asanayı çıkarsan kaç kişi yapmaya devam eder acaba?" üzerineydi. Benim aklıma takılan soru ise (dediğim gibi, daha ziyade okuduğum kitap ile bağlantılı), önünüzde iki zarf var diyelim. Zarflardan birinde, şimdiki halinizin üzerine 10-15 kg daha ilave edilecek, yapabileceğiniz asana sayısı beşi geçemeyecek, ve ama aydınlanacaksınız, evrenin sırlarına ereceksiniz. Öbür zarfta, ise şimdiki kilonuzdan üç, beş, on (artık ne kadar isterseniz diyim) daha zayıf olacaksınız, en manyak asanaları yapabileceksiniz. Ben diyim karandavasana, siz diyin advance seriler. Evet hangi zarfı seçerdiniz? Soruyu veya zarfı diğer okurlar için, "aydınlanma, evrenin sırlarına erme" karşı zarfta "milli piyangodan yılbaşı büyük ikramiyesi, boyunuzu istediğiniz kadar uzatmak veya vücudunuzda değiştirmek istediğiniz bir şeyi istediğiniz şekilde değiştirmek" olarak çeşitlendirebiliriz.

"Buğday mı istersiniz, himmet mi?"

*

Diğer soru, bu Hindistan yolculuğumda içime döneyim diyordum, ama bu sefer kader beni Mysore'da bir cennete sürüklüyor. Kalacağımız yer çok tesadüfen ayalanmış olarak ayağımıza kadar geldi.  Bir arkadaş "ben de aynı tarihte Mysore'a gidiyorum, bir ev ayarladım, ev arkadaşı arıyorum" diyince, tembeller ailesi olarak hiç detay sormadan atlayıverdik. "Şalaya çok yakın, Anu's Cafe'nin sokağındaki, biraz eski mavi bina" dışında bir bilgimiz yoktu.

Mysore'daki sarayımız

Meğer tuttuğumuz ev minik bir saray yavrusuymuş.  İki yatak odası, bir oturma odası, bir salon, büyük bir mutfak, çamaşır makinesi, ekstradan vereceğimiz 1000 rupi'ye (35 TL) haftada üç gün gelecek temizlikçi ve de wireless internet. Böyle imkanlar olunca, oturup blog yazmaya devam etsem mi acaba diye aklımdan geçti.

Evet ikinci soru da, blog yazmaya devam edeyim mi, artık baydınız mı? Herhalde iki yıllık bir Mysore'da ne yapılır bilgilendirmesi var, geçmişe dönük okuma yapabilirsiniz. 

Neyse bu zaten anket şeklinde birşey olacak. Oraya gidince ne yapacağıma karar vereceğim. 

Kendinize iyi bakın, yoga yapın. 

*
Yunus Emre'den sorumuzu sormuşken, Esin Afşar'dan da dinleyelim :)



Esin Afşar Yunus Emre Mevlana Şarkıları linkinden dinlemeye devam edebilirsiniz.